Okuma merakımı yakınımdakiler bilir. Aceleci olduğumu da söylerler. İkisinin sonuçlarını da bir ben bilirim. Özellikle bilgilerini okuyarak kazanmış olanlarda diğerleri ile paylaşma heyecanı vardır. Hani bazen kimilerimizi geveze eden şey var ya, o işte. Çocuklarda bu hal daha çabuk fark edilir. Duydukça, öğrendikçe ve tanıdıkça konuşkanlaşır onlar. Annesine ve babasına saatlerce anlatır dururlar. İşin yetişkinlerdeki işleyiş süreci biraz daha yavaş ve temkinli davranmakla ele alınan bir haldir. Garip olan, bilgiçlik taslamak maksadı ile üfürülen okuma bilgilerinin taş misali değişidir. Üfürenlerin bu durumu fark etmeyişi de bilgilerin ne kadar işe yaramışlığının delili gibidir. Hüzünlü bir gülüş yaratır dostlar ve arkadaşlar arasında. Güzel olan, hem kendisini hem de diğerlerini mutlu etmenin temeli olan duyarlı olmaya, kötülükleri kurutmaya yönelik olan bilgi paylaşımıdır. Kimilerinin "sen hangi çağda yaşıyorsun, manyak mısın sen, bizim kimsenin bilgisine ihtiyacımız yok" diyeceği kesin tabi de, buradan gözüken odur ki; dünyayı ona verseniz mutlu edemeyeceğiniz insan sayısı inanılmaz derecede artmıştır. Bu gerçeğin hayata yansıyan tehlikelerinden etkilenmeyenimiz yok. Yazacaklarım kimseye akıl vermek olmayacaktır. Sadece ilmim haberim olmadan uzaklarda ve rezaletten çıkarı olanların tezgâhladığını düşündüğüm kirleniş sürecine itirazımın söze gelebilenleridir. Buyurun okuyun.
Bu dünya sadece bizim değil. Hatta sadece insanların değil. O bilinç ve sorumlulukta olmalıyız. Bizden önceki güzel insanların yorulduğu gibi bu bilinçle yorulmalıyız. "Alan memnun satan memnun" ise yorulmaya değmez. Ancak alanın da satanın da reşit olması esasını gözden kaçırmamak gerek. Reşitlik de, öyle yaş ile ilgili basit bir değer niteliği olarak ele alınmamalı. Niye mi? Bakınız; sokakları gözlemlediğimizde hangimiz ahlak beğeni ve biçim olarak bozulmadığımızı aklından geçirmiyor? Onu da geçelim, birbirine göbekten bağımlı bireylerin toplum bilinci olmadan kalkıştığı ve kendisine zararı dokunan işlerin, bağlı olduğu insanlara veya aileye zararı dokunuyor elbet. Üstelik toplumsan havayı da etkileyen boyutlarda olanlarına da tanık oluyoruz. Reşitlik kavramı, öncelikle bedensel ve zihinsel gelişimi ifade eder. Toplumsan duyarlılık düzeyi ile sosyal boyut kazanır. Başkalarının haklarıyla ilgili bilinç ve davranım ile de ahlaki boyutuna ulaşır. Tüm bunların ortasında kişilik sınırları ortaya çıkar. Doğal olarak da kabul ve ret iradesi de bu sınır içinde netlik kazanır. Bu şudur aslında, bu dünyada bilinçsiz davranma lüksü kalmamıştır. "Ag itin pamukçuya zararı vardır" misali her bakımdan birbirimize bağlı isek yapacaklarımızın da dünya ve diğerlerimize zarar vermeyecek kadarı esas olmalıdır. Kuralların ve kanunların bunu öğütlemesine karşın, yaşanların önlenemez yükselişi "adam gibi" de denilen özelliklerimizin törpülendiği, kirlendiği daha da üzücüsü yok olduğu gerçeği ile yüz yüzeyiz demektir. Haydi diyelim ki, herkes bir diğerini düşünmek zorunda değildir, ee kardeşim benim oksijenimi kirletmek niye? Benim hakkıma düşen toprağı, suyu, gıdaları, duyguları, bedenleri, idealleri, düşleri kirletme hakkını kim veriyor onlara? Karıncayı incitmeyi bile kendi inanışına ve ahlakına hatta ruhuna karşı eziyet sayan insanların sırtından geçinmek niye?
Gücün sevgiden yoksun kişi ve gruplarda toplanıyor olması insanlık ve dünya açısından ne kadar tehlikeli ise, korkunun güvensizlik yaratan rüzgârı da o kadar tehlikelidir. Birincisinde sevgisiz insanda aklı ve eylemleri teraziye vuracak vicdanın işleyişi durmuştur. Böylece hem psikomotor devinimi kontrol, hem de gurup yönetimini sağlayacak eylemleri kontrol zorlaşır. İkincisinde ise, korku düşü ve önerisi olanları etkisizleştiren kaygılara sebep olur. Bu da köhneleştikçe kirleten ilişkiler ve eylemlerin saltanatını bitirecek çabalara engel olur. Türkçesi şudur; güçler dengesi de oluşsa bu denge seçkin denilen insan ve grupların tekelinde olacaktır. İnsanların kardeşçe yaşayabilmesinin önündeki, art niyet, cehalet, yalan dolan ve aldatmacaların etkisi sıfıra indirilmeli. Bunun için de topa tüfeğe gerek yok. Her bakımdan reşit kişi ve toplum olmalıdır en yakın hedefimiz. Biraz Yunus Emre, biraz Mevlana, biraz türkü, biraz Hacı Bektaş biraz dayanışma ve bölüşme tadı yeter de artar bile. İktisatçı gözlüğü kullananlara da hak vermiyor değilim ancak işin başı insan. İnsanın da dümeni de vicdan, gönül ve bilgidir.
Sanal yüzeyde olup bitenlerin somut gerçeklerden uzaklaştırması da insanların uyuşuk ve sarhoş gözükmesine neden oluyor. Tabi bunun da kullanıcıları var. En zayıf anlarında yapışıyorlar insanın yakasına. İnsanı bırak insanlığın üstüne abanıyorlar. Sorunu (hastalık, ekonomik kriz,savaş vb) çıkardıktan sonra da çözümlerin içinden kıytırık olanlarını her türlü imkanı kullanarak önerip duruyorlar. Yeter ki para gelsin, şatafatlı değirmenler dönsün.Yeter ki fantezilerinin ucu enginlere açılabilsin. Seyrine bile para ödediğimiz kargaşaların oyuncusu olmamızı sağladıktan sonra onların işi bitmiyor tabi. Bir yolunu bulup kendilerine inandırmaya çalışıyorlar her birimizi. İşte televizyon ve gazeteler burada dikkate değer rol üstleniyorlar. İnsanların gözüne, gönlüne hükmetmenin yolları bulunuyor. Işıltılı hayatlar üretiliyor. Yine bu hayatların içi kan ağlayan sahtekârlarını sürüyorlar piyasaya. Nasıl mı, kılıksız kıyafetsiz. Hiçbirimizin ihtiraz edemeyeceği biçimde, evrensel değerler ile, çağdaş görünüm ile, modern ilişkiler çerçevesinde. İçine bir ya da iki esaslı sanatçı, sporcu veya politikacı sıkıştırarak. Öyle ya, kurbağanın usul usul ve uyuşturularak haşlanması gibi. Malzemeden bol ne var. Alın işte bir iki örnek; "Kumarhaneler kralı kendine taht aldı" başlığı altında, "yaklaşık yedi milyar dolarlık servete sahip Çinli kumarhaneler kralı… Hong Hong'taki bir açık artırmada 17.Yüzyıldan kalma taht için 1.7 milyon dolar ödedi. Yetkililer ,belki tahtı gazinolarından birine yerleştirir, bize bu konuda bir açıklama gelmedi dedi." Yetkililer kim ise? Taht kiminse? Bunun dünya için önemi ne ise? 1.7 milyon dolar? Peki bize ne bundan? Bu haberin yanındaki başlığa ve habere bakınız; "Trabzonlu, hayır için Avrupa'yı kat edecek: İngiltere'de belediye meclisi olan …, bölgesindeki huzurevine yardım için motosikletle Trabzon'daki köyüne gidecek…" Sol tarafında bir haber daha: 1990'da 6 bin olarak tespit edilen Dilkuyduk Ördeği'nin sayısı bu yıl 860'a düşmüş durumda.." Yorum size kalsın. Dileyen dilediği kadar üzülebilir tabi.
Sanal yüzey demiştim. Mutluluk veya heyecan oyunları ile başlayıp, kahvemizi, eşimizi, çocuğumuzu ve ilişkilerimizi televizyon veya bilgisayar ekranının sığlığına taşıdığımız ortamdan söz ediyorum. Gerçek hayatta yani sokakta, tarlada, iş yerinde, parkta, bahçede bilgisizliğimizden de kaynaklı baskıların ve bastırmaların hesabını görme telaşında oluğumuz ağlama duvarı. Bu imkanı yakalayanlar için felaket başka yakıcı tabi de ya bunların tamamından habersiz gittikçe kabuğuna çekilerek öfkesinin bir parçası olanlara ne demeli. Hani "ölüler de sanırmış ki, diriler her gün helva yiyor" diye bir lafımız var ya, ha işte onun hesabı, şehirlerde çağın imkanlarını yarım yamalak ve ekmeğimizden aşımızdan keserek kullanmaya çalışırken uzağımızda kaderine tek ettiğimiz kardeşlerimiz onları sömürerek yaşadığımızı sanmaktalar. Çaresizliğimizi, başıboşluğumuzu, muhtaçlığımızı gösteren yok ki görebilsinler. Ekemediği tarlasına baka baka, kaybettiği komşularına üzüle üzüle, yalnızlığına katlana katlana susan kardeşlerimize uzatacak elimiz ayağımız öyle yorgun ki, halimizin nesi dile gele. "Atı alan Üsküdar'ı geçti" desek, o da yok. Madem sanal yüzey hastalığımız başladı, bu işe kendi iç dünyamız ile hesaplaşmaktan başlasak diyorum. Mesela, komşumuz açken bizim tok yattığımız geceleri, "bana değmeyen yılan bin yaşasın aptallığını ezberlerken kaybettiğimiz duyguları, "göz hakkı" dediğimiz borçlarımızı vermeye engel olan bencillikleri şeker gibi çocuktan çocuğa dağıtırkenki acizliğimizi, "komşu komşunun külüne muhtaçtır" inanınışının, yan evde ölüsü kokan bir komşumuzun cesediyle suratımıza çarpılışını ele alsak. Anlatsak birbirimize. Kendimiz olsak diyorum. Bunun için gerçeğimizden kaçmaya gerek yok. Elalemin bizi dikizlediği laçka zeminlere ihtiyacımız yok. Biraz Yunus Emre, biraz Mevlana, biraz türkü, biraz Hacı Bektaş biraz dayanışma ve bölüşme tadı yeter de artar bile
Benim itirazım sadece bu halimize değil. Aynı zamanda,
Bilip de bildirmeyenlere,
İçindeki sesi gürültüye kurban edenlere,
Gülüşünü bölüşmek isteyenleri kendinden olmasına karşın hor görenlere,
Tarihi bir masal gibi dinleyip adamcılığa , ayrımcılığa, cehalete sos yapanlara.
İnsanın aç kalmasını seyredenlere,
Çocukların babasını öldürüp onlara yiyecek ve giyecek toplama telaşına düşenlere,
İnsanı insana düşman edenleredir.