Bana sövmediğine sevindim adamın.
"Yılların memuruyum" diyor.
"Ben böyle iş görmedim arkadaş. Adamlar tam bir kepaze olmuş, bizi de dıngırdatıyorlar".
Diğeri de alışmışların tavrı ile başını bile kaldırmıyor. Güreşircesine işi ile meşgul. Çaycıya bile tındığı yok. "Allah'ını seversen bir şey de yahu. İşte sen de biliyorsun, bizim oğlanın banka borcunu öderken anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Gıkımız çıktı mı arkadaş?
Yok.
Çıkmadı.
Çıkmaz da.
Ama bu kadar da olmaz ki kardeşim.
Fukaranın üstüne bu kadar varılmaz ki. Vallahi Kemalettin Usta.Bıksan da çare değil, küssen de. Öyle bir dert işte"
Kemalettin ustadan da tık yok.
Dudaklarının arasında , şu bizim bildiğimiz türden duman çıkaran bir sigara. Kirpiklerinin arasından taranarak yukarı doğru çıkan dumanda şiirsel bir mavilik var. Ne yalan söyleyeyim, Kemal Tahir'in romanlarından birindeki tasvir geldi gözümün önüne. Hani şu "komitacı" dedikleri grubun gizlendiği odalardan biri. Duman mavisi bir gece. Yürekler tetikte. Belki de "Kara Vasıf Bey'in" kuşatmayı yaracak cesarete tutunduğu son an. Ortalıkta istenmeyen bir ıssızlık. Kemalettin usta da ilgisiz değil aslında. Neyi söyleyeceğini biliyor, bu kesin. Taşı gediğine yerleştirecek de, konuşacağı an gelse bir. Dişlerini arasına bir ip parçası almış, diğer bir ipi de dikiş makinesine yerleştirmeye uğraşıyor. Sigara halen duman atıyor. Atmak değil de, duman vererek tükeniyor adeta. Saksıdaki nar çiçeklerinin etrafı da duman dağı. Ben narın da, nar çiçeğinin de bu kadar güzel olduğunu bilmezdim. Beş-on dakika önceki sohbetimize bakılırsa, saksıdaki bu süs narı daha önce bir sürü çiçek açmış olmasına rağmen hiç nar vermemiş.
"Nedenini" diyor "şimdi anladım". "Ne cahil adamız be hocam. Çiçeklerin açtığı zamanlar biraz serin olduğu için üşütürüz diye camları açmadık.Bu yaşta üşütülür mü? Eee.. haliyle de onlar çiftleşemediler.
Bilir misin sevgili hocam, cenabi Allah hiçbir mahluka tek başına yavru yaptırmıyor. İlle de dişinin erkeği, erkeğin dişisi olacak. Meğerim bunlar, aha bu narlar çiçek açınca pencereleri açmak lazımmış ki döl tutalar. Tozlaşma deniyor hani buna. Ha işte. Ben de bunu duydum, ama geç duydum. Yanlışlıkla pencereyi kapatmayı unutmuş olmalıyım ki işte şu gördüğün nar peydahlandı".
Nar.
Nar çiçeği.
"Nar çiçeği yarınlar".
Nar çiçeği güzelliğinde gülüş.
Ve bir o kadar sevmek.
"Yok be arkadaş, ben bu kadar başıboşluk, vurdumduymazlık görmedim. Duymadım da. Biliyorsun ki Kemalettin abi, adam solcusu da sağcısı da adam gibiydi. İşin içine millet menfaati girince hepimiz titizleniyorduk"
Konu bütünlüğü olmadığı belli. Duyguları da karışık.Sözlerini iyice dinlememizi istediğinden eminim. Kemalettin ustanın her halinden bu laflara alışık olduğu belli. Ben de saygıda kusur etmemek telaşındayım.Kaş ve göz hareketlerimle hayretimi belli ediyor,yer yer onaylıyorum. Kemalettin ustanın dediklerine de kulak kabarttığım bilinsin istiyorum. Son cümleyi yakaladım.
"Korkum odur ki bu günleri arayacağız.."
Bu günler mi?
"Hani şu Akrep Nazmi derdik ya, onunla biz genelde araba içi muhabbetimiz olurdu. Bir iki kadeh atardık. Sonraları bir baktım olur olmaz yerlere girip çıkmaya başladı Akrep. Yok be abi dedim ben, içeceksem sohbet için içerim. Gidip çakalın çukalın içinde içmem. Hem paramla ne diye rezil olayım ki?
Öyle değil mi hoca?"
Öyle tabi.
" Ne gerek var sohbet etmeyeceksen böyle yerlerin kahrını çekmeye. Zaten duman, is hak getire. İstemediğin kadar. Bela da getirir adama böyle yerler. Bak hocam sen helal süt emmişe benziyorsun; bu işler sonu gelmeyecek işler. Yersin içersin. Sonra yine yeyip içmek istersin. İnsan tükeniyor da dünyanın zevki-sefası tükenmiyor. Benim bu anlattıklarımın üstünden yıllar geçmiş. Ama şu da bir gerçek ki, eşşekoğlueşşeklik de olsa bileceksin ama yapmayacaksın.
Öyle değil mi?"
Bilmem ki.
Bilmek biraz da kabullenmek anlamına gelmiyor mu?
"Eşşekoğlueşşeklik" huyu ve davranışı insanlara zarar verenlerin kimliğinin vazgeçilmezi ise istemem öğrenmeyi. Gel gör ki millet olarak buna inanmışız biz. Bileceksin ama yapmayacaksın. Oysa bizler "bildiğimizi" yapanlardanız. Hani derler ya "bildiği o kadar, bilse daha iyiysini söyler/yapar". "eşşekoğlueşşekliği" bilkmek "eşşekoğlueşşeklik" yapma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Kim ne derse desin deneme yanılma yoluyla öğrenildiği de bir gerçek böyle şeylerin. Susmamalıyım. Ama sustum. Aklımdan geçenlerin haddi hesabı yok. Taa Üstün Dökmen hocamızın, "eşek inadı" ile ilgili bizi şaşırtan belirlemelerine kadar. Anlatsam mı ki derken Kemalettin Usta verip veriştiriyor. O lafı taa aile huzurunun bozulmasına kadar getirmiş. Emekli memur ağabeyimizin elinde bir gazete. Okudukları ile ilgili bıdır bıdır söyleniyor.
"Ben böyle şey görmedim vallahi".
Bizim köyde duymuştum; "eşeğe marifetini göster demişler de o da zarıl zarıl osurmuş". Güya bildiği o kadarmış. Oysa eşek ne güzel bir hayvandır. Gözlerini öve öve bitiremeyenlere bir sorulsa. Ya da Aziz Nesin'lik öykülerin girdabında dolanan ağır samanlık fotoğraflarında pozu olanlara. Nereden aklına geldiyse Kemalettin Usta'nın, "yahu Akrep Nazmi'yi bir gör, yanında bağlı eşek durmaz" demesin mi? Ortalığa dökülmeyi bekleyen bir sürü laf var belli.
"Ben gitsem mi" diyeceğim sırada bu söz de nereden çıktı?
"Yanında bağlı eşek durmaz" demek. "Eşek inadı" derler ya hani, inat ederse bir eşek, dilediği yerde durur aslında. Üstün Dökmen hocamın dedikleri, Şura Salonu'nun sahnesindeki hareketleri ile aklımdan geçiyor işte. Biz seyirci ve dinleyicilerine dönerek "… eşek ile ilgili neler biliyorsunuz. İnattır değil mi" diye soruyor. Yaklaşık hepimiz başka bir türlüsünü düşünmeden "evet" diyoruz.
Anlatıyor; " …bakınız efendim, eşekte müthiş bir hafıza vardır. Gördüğünü, karşılaştığı tehlikeyi ve yerini, yaşadığı mekanı ve koşullarını unutmaz. Bu ona kolaylık sağlar. Şöyle ki, bir defa yaşadığı tehlikelerin aynısını yaşaması muhtemel yerlere götüremezsiniz onu. Örneğin geçemeyeceğine inandığı bir hendekten,ırmaktan atlatamazsınız. Ha bir de şu var, onların gözleri bizlerinkinden daha uzağı ve ayrıntıları görecek kadar gelişmiştir. Yani bu demek oluyor ki, çok uzakta bir ağacın dalından aşağıya sarkmış bir yılanı, kendisini ürkütebilecek canlıları ve hareketlerini görür izler. Ne kadar vurursanız vurun oraya yürütemezsiniz onu. Daha bunu gibi nice şey.
Peki soruyorum size; eşek mi inat biz mi?"
Şaşırmıştım ve gülümsemiştim. Aklıma köydeki eşeğimize vurduğum değeneklerin çıkardığı tok ve acımasızlığı hatırlatan sesler geldi. Salondaki uğultu içinden kopup gelen çocukluğumun içine sinmiş inatlaşmalarım sindi hüznüme. Evet çok döverdik eşekleri. "Eşşekkafalı" dedikleri kişiler bizler olmalıydık. Ama büyüklerimiz de bilmiyordu ki durumu.
Memurluktan emekli agabeyim halen söyleniyor "… hocam başınızı şişiriyorum ama, çaycıyı gördünüz işte. Bu adam her onbeş-yirmi dakikada bir çay tepsisi ile dolaşır buraları. İsteyene de bardağını üçyüz kuruştan verir çayın. Her adamın bir çay içme sınırı vardır. Diyelim ki Kemalettin Usta içse içse günde on çay içer. O da fazla bile gerçi de. Değil mi usta?" Kemalettin Usta " ne onu yahu. Üç ya da dört. Zaten sevmiyorum mereti" dedikten sonra bana dönüyor.
Dişleri ciddiden de kalın. Dişetleri neredeyse köklere kadar gerilemiş. Güler gibi duruyor. " Bak işte hocam, neylerle uğraşıyoruz işte. Ben bir takım elbiseyi üçyüze dikiyorum, adamlar tutuyor üç takım elbiseyi kravatıyla birlikte üçyüze veriyor. De gel de bu işi yap. Sen gelir de bana elbise diktirir misin? Bırak diktirmeyi tamir bile ettirmezsin. Bak işte şu ceketin tamiri için harcadığım zaman nereden baksan ikibucuk saat. Bunun için sizden en az yirmi lira almam lazım. İsteyemiyorum. Niye dersen, istersen bu paraya on lira daha kor yenisini alırsın…"
Şu " çaycı" lafı nereye varacak ki?
Dönüyorum emekli ağabeyime. Gözlerindeki Karadeniz hareketliliği hayretiyle karışmış. "… Eee bu adam kazandığı üçbeş kuruşla çay mı alsın, şeker mi alsın,tüp mü alsın, evine rızık mı götürsün? Soruyorum, ne etsin? Yahu bir de acayip iş var, son çayları tüm esnafa bedava veriyor. Kurbanolduğm milletimizin huyutemizliğine bak. Sana bir şey deyim mi Kemalettin usta…" .
Kemalettin Usta usanmışlığını da bilsin istercesine ".. bana bir şey demene lüzum yok gomserim. Vallahi bak. Senin söylediklerin bundan otuz sene önce de konuşulurdu. Bak ben burada, aha nerden baksan kırk senedir sürünüyorum. Hep aynı havga…."
Demek öyle.
Kırk sene.
Ben doğmadan iki yıl önce başlamış buradaki öyküsü ustanın.
Niye yalan söyleyeyim çiğlik kalmamış Kemalettin Usta'da. Oğluna diktiği ceketi gösteriyor. "… bizim rajonlardan işte. El artıklarından bir şeyler yapıyoruz hani. Kumaşı eski modalardan amma işçiliği son model hoca…"
Gülüyor.
Daha doğrusu gülüşüyoruz.
"Bak" diyor , " bunların konuştuklarına bakma sen, ben hacca da gittim. Bizde bir laf vardır, herkes hacı olmaz her yıl hacca gitmekle. Bu cihette şunu diyeceğim; yedim de, içtim de. Alasını gördüm gece hayatının. Bizimkiler kuru kuruya şikayatlanırlar. Şu gördüğün adam var ya (emekli memur abi) yıllardır millete amme görevi yapmıştır. Bak işte eli yüzü tertemiz emekli olmuş. Şükür çocuklarını da ev-bark sahibi etmiş. De bana, hangi çalışan aç kalmış ki? Allah'a şükür başımızı sokacağımız bir evimiz var. Bura bizim diyebileceğimiz topraklarımız var. Ee canını yediğim hoca, yaradanına kurban olduğum gardaşım, tembel tembel oturursan, olacağı buydu. Elin oğlu canını burnundan getirmeden ekmek-aş mı verir. Vermez abi…"
Emekli memur abi, boynun büküyor. " yahu,biz senin dediklerine bir şey demiyoruz ki. Ben her gün söylüyorum, bu zamanda üstüne çok çullandılar fakirin fukaranın. Allah'tan korkmak lüzum eder. Vicdansız olmak lazım bu durumu seyretmeye. Ben bunu diyorum…" Kemalettin Usta aldırış etmez halde dikiş makinesi ile uğraşırken bir ara sessizliğin ortasında soludu.Bu arada benim aklımda "eşekli" söz ve benzetmeler uçuşmaya başladı. "El elin eşeğini ıslık çalarak arar,eşek su içer içmesine de ıslık ırabetten gelir/eşek su içer içmesine de ıslık gönülün yaylasıdır,kıbrıs eşeği gibi,eşek kadar adam, eşeğin ….. su kaçırmak, atınan eşeği bir etmek, eşeğin canı yanınca atı geçer, eşek hoşaftan ne anlar, attan düşen ölmemiş eşekten düşen ölmüş, eşek inadı, eşek cenneti, ehline keyif verir kahvenin kaynaması eşeği yoldan çıkarır sıpanın oynaması..."
Bir masal ortasında gibiyiz.
"Eşeğe altın semer vursan da eşek eşektir diyenler ile bir eşek yükü sopa yiyenler"
"Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan ne umulmaz ki.?" diyerek geçiyor çaycı kardeşim.
"Eşeğe düğün davetiyesi gelmiş de eşek; benimki ya yük ya da sopa demiş"
Emekli memur abi, ellerinin arasından kayıp giden gazete sayfasına sinirlenir gibi yaptı. Dudaklarından geçip sese dönüşemeyen acılar buğulanıyordu ortalığa. Kemalettin Usta'nın dişleri de nikotin kahverengisini kolay kabul etmişçesine, kaygısız gülümsemeler ortasına saçılacak gibiydiler.
Zamanı gelmişti kalkmanın.
Usuldum.
Konuyu bile anlamadan sevmiştim sohbeti.
Sanıyorum başka bir yerde kaldığımız yerden devam ediyordu konuşmalar.
Birazı anlatılamayan itirafların içtenliğine sarılmış ülke sevdası temelinde.
Düzensiz, herkesin anlatmak istediklerine fırsat verilerek, durula durula.
Çaycı'nın yanından geçerken yüreğimde oynayan bir güven dalgası ile gülümsedim. Dışarıda nar güzeli umutlar uçuşuyor gibiydi. Bizi gurbete salan o yaylalar ne haldedir diye düşünmeden edemedim. "Bilgisiz ilgi çok defa tehlikelidir" sözünü tekrarladım içimden. "El elin eşeğini ıslık çalarak arar" diyenlerin soluduğu topraklarda doğup doymanın şükrüne değdi gönlüm."Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" ile ilgili sorgulamaya eğilmişken aklım, gözlerim doldu birden. Gazi paşa'nın o görkemli heykelinin gölgesine yakın bir köşede, tekerlekli sandalyede feryat eden bir çocuğu dövüyorlardı birileri. Ankara'nın onbinde birini bile çınlatamayan çığlıklara dayadım gönlümü.
Eski Sümerbank'ın vitrinlerine bakarak iç sesime yükledim söyleyeceklerimi. Kemalettin Usta'nın, "yanında bağlı eşek durmayan" dediği insanlardan biri olduğumu düşündüm. Utandım. Dövdükleri çocuğu servis aracına yükleyen adamlara yardım eden polislerin "trafiği tıkamayın beyefendi" derkenki yüz ifadelerine daldım yine. Akrep Nazmi hangimize benziyordu bu kalabalıkta?
Doluktum.
Alın size sıra sıra dilenciler.
Eski Meclis Binası'nın önünde yatan caddede hem de.
Ankara Palas'ın karşısında.
Bıksan olmuyor, küssen olmuyor.
Sussan hiç.