Biz daha neydik ki. Çocuk bile demeye bin şahit gerekirdi. Büyüyorduk daha seninle karşılaştığımda. Pamukpınar Öğretmen Lisesi'nin gurbetinden anlamayan kuşları gibi dolaşıyorduk gülüşlerinizin eteklerinde. İşte o zaman gülüşünüze eklemiştik adlarımızı. Türkçe deyince aklımıza gelenlerin haddi hesabı yoktu. Ama ben sizi de ilk sıralarda anıyordum. Sonrasını biliyorsunuz işte. Ankara. Sokaklar ve buluşmalar.
Hani bir gün, Cebecide saatlerce konuşmuştuk ya. Güya ben "nefis" şiirler yazıyordum.Sonra anladım ki siz beni bir öğretmen sabrı ile dinlemişsiniz. Artık benim de şair bir öğretmenim vardı. Bilim Sanat Kitapevinin önünde yanaklarınıza damladığını hissettiğim kardeşlik duygularının buharına samimiyetinizi nasıl yerleştirdiğinizi halen anlayamıyordum. Sonra günlerden bir gün söyleşide gördüm sizi. Yüreğim göğsüme sığmıyordu. Şairdiniz ama önce benim öğretmenimdiniz. Bunu oradakilerin hiçbiri bilemiyordu. Sadece ikimiz. Siz ve ben.
Gurbet gibi içselleştirdiğimiz Pamukpınar Öğretmen Lisesi'ndeki gülüşünüzün, samimiyetinizin, bilgeliğinizin izlerini Başkente de getirmiş olmanıza için için seviniyordum. Artık kitapçılarda yazdıklarınız ile karşılaşmak olağan hal almıştı. İkide bir "bu benim öğretmenim" demekten duyduğum gurur bohçalı sevince yeter olmuyordu. Nereden aldıysanız, kaybolması mümkün olmayan barış renkli,türkü desenli,umut mayalı içtenliğiniz bulaşıyordu dosta kurşun misali değen yozluklara.
Saygıdeğer öğretmenim,
Hem ben senin bu kadar sevildiğini bilmiyordum.
Bu kadar yiğit, bu kadar gözükara, bu kadar sevdalı, bu kadar bizden olduğunu bilmiyordum.
Şairler böyle mi ölmeliydi?
Öğrencilerinden kendisini çok sevenlere haber vermeden.
Küstüm sana öğretmenim.
Küstüm.