Kireçocağı dediğimiz bir mevki vardı. Kuşevliği'nin eteğinde. Oradan Dlikkaya Köyü istikametine doğru biraz daha gidince, sefil bir derenin yattığını görürsünüz yolunuzun üstünde. Taa Kiremitli yolu üzerindeki Bezirgan Pınarı dediğimiz gözeden de beslenerek çoğalan Aynözü o dereye deriz biz. O dere Fındıcak'tan da geçerek uzar gider bilmem nerelere kadar.O derenin, kan ılıcak aktığı zamanlarda saatlerce balık tutma işiyle uğraşırdık arasıra. Zeynel abi var ise eğer başımızda, suyun önünü balıkların çok olduğu gölümsü yerlere gelmeden keser,suyu başka yöne akıtırdık. Dolayısı ile de balıkların vırıç attığı, genele göre de biraz derin yerlere akıntıyı engellerdik. Bundan sonraki işimiz kolaydı. Büyük bir keyifle suyu bulandırmak. Nasıl olsa ırmağın akarını başka yerden (güç bela da olsa) sağlamış oluyorduk. Bulattığımız yerdeki balıkların permeperişan olmasını beklerdik tabi. Bu arada, getirebilmiş isek bir veya iki tane yağ tenekesi özelliğini yitirmiş kap, başlardık bir yandan da suyu boşaltmaya. Su seviyesi tabana indikçe, bizim ellerimize ve ayaklarımıza değen yumuşak ve kayganlıklar çocukluğumuzun tadına eklemeler yapardı. Bilirdik ki bunlar gideceği bir deliği bile olmayan balıklardı. Cıyak cıyak bağırarak heveslenirdik.Bir de, "aha burada bileğim kadar var, şimdi elime değdi" biçiminde cümleler kurarak birbirimize hava atardık. Zeynel abimiz gayet ağırbaşlı, sonuçtan emin ve bu sonu da sabırla beklerdi.
Gerekirse biraz dinlenirdik. Dinlenme değil de, nefes nefese kaldığımız zamanların bağıra çağıra, ağzımız dola dola yaptığımız değerlendirme desek daha doğru olur. Verdiğimiz ara süresince, vıcık vıcık çamura çevirdiğimiz su yatağından tenimize bulaşan çamurlar kurur, derilerimiz iyice gerilir, suya girince kirli de olsak yuryumuşak hissederdik kendimizi. Gölümsünün yatak büyüklüğüne göre harcadığımız zaman artar veya azalırdı. Bu zamanlarda bizim için en büyük felaket, elbette ki su akarının büğediğimiz yani kapattığımız yerden bir yol bulup boşalttığımız yere dönmesiydi. Tekrar önünü kapatayım derken her şey eskisine dönebilir, o kadan emek harcayarak boşalttığımız alan dolabilirdi. Nitekim olurdu da. Balıkları avucumuzdan kayamayacak kadar sarhoş ve şaşkın ettiğimiz zamanlarda böyle olması, balıkları canlandırırken bizi pelesidirdi. Eğer yanımızda çörek, ekşili(bazlama), çökel dürmeci veya gilik yok ise halimiz haraptı. Betimiz benzimiz iyice atardı. Oralarda köyümüzün çobanları veya tarlada çalışanlarımız var ise açlık bizim için çözümü zor bir sorun olmaktan çıkmış demekti. Çünkü bizim oralarda hiç kimse çocuklardan ekmek saklamazdı. Biz evden dışarıya adımımızı attığımızda herkesin evladıydık. Tehlikelerden,açlıktan, sahipsizlikten elbirliği ile korunurduk. Baktık olmuyor bi,r veya birkaçımız gider köyden azık getirirdik. Yeter ki balıklarımızı sersem halde elimize alalım. Aslında onların sudaki hareketlerine bayılırdık biz.Bizler balık yeme konusunda pek de başarılı sayılmazdık. Tecrübelerimi ile sabit olduğuna inandığımız bir şey daha vardı ki, o da suyun içinde gördüğümüz balıklar göründüğünden daha küçük olarak çıkıyorlardı karşımıza. Onları ifade ederken hem heyecan, hem de telaşla "aha bileğim kadar, orta parmağımdan iki kat daha büyü, aha şu deyneğin kalınlığından az fazla" derdik ama, işi abarttığımızdan da hepimiz emindik. Eğer suyu kazasız belasız boşaltmış isek yarım teneke balık tutmuşuz demekti. Bu başarı suyun dımılıcak olduğu zamanlarda kazanıldığı için, dileyen arkadaşımız suya dumularak yunabiliyordu. En azından çamurunu atabiliyordu üstünden. Hunharca bir yöntemle tuttuğumuz balıkları ya paylaşır ya da bir evde, başımızdaki abimizin inisiyatifi ile pişirttirir harala gürele yerdik.
Bizim oradaki balıkların yenilmesi hakikaten de zordu. Dersin kılçık dürmeci etmişiz. Aksır pıskır bir hal olurduk. Su içinde gözlerini görmesek de güzel olduğunu tahmin ettiğimiz, tenine hayran olduğumuz, hızlı, ok misali yüzen balıkların sihirli dünyalarını bozmak niye bu kadar mutlu ederdi bizi bir türlü anlayamazdım. Çamurlu sudan; yengeç,su yılanı ve ilginç ilginç su böcekleri çıkınca irkilir ve birbirimize çaktırmadan korkardık. Yine de ikiye bölünmüş yaralı balıkları elimize alınca içimizi gıdıklayan bir heyecana kapılır giderdik. Bizi dağ bayır savuran o kargaşada mırıl mırıl türküler bile damlardı o küçücük av alanımıza. Balıklar bize küsmüş olarak kendilerini teslim ederlerdi. Hele o elimize gelmeden önceki son çırpınışları yok muydu. Adamın ciğerini yakıyordu. Bir kere ele geçtiler ve küstüler mi, ki tekrar suya koysak bile ıh demiyorlardı. Kahır yumağı gibi yığılıyorlardı bıraktığımız yere. Suyun içine bıraktığımızda intihar etmişçesine süzülüyor ve yere çakılıyorlardı. Gözlerine eğilip baksak bile ışıltı yok bulamıyorduk. Sahi nere gidiyordu ki, suyun içinde yanar döner gözüken o ışıltılar yumağı? Bunu ne Zeynel abi, ne de bizler bilebiliyorduk. Öyle zevkle tutuyorduk ki avucumuza yaslayıp o körpe bendelerini.
Ancak bu balıkların anaları ile birlikte ölüme mahkum edilmelerine razı olmadığımı kendimle baş başa kalabildiğim küçük zaman dilimlerinde anlardım. Üzülürdüm. Balıkların hayalileri olduğunu,gerçekleştirmelerine bizim izin vermediğimizi,sularını kirletmeye hakkımızın olmadığını düşündükçe işin acısı iyice koyulaşırdı içimde. Fırsat buldukça benim tuttuğum ve elimde çırpındırdığım balıkları hatırlamaya çalışırdım. Balıkların babası mı yoktu ne? Acaba babaları olmadığı için mi kolay ölüyorlardı. Kim öğrettiyse bize balıkların tutulup yeneceğini, o bu soruların cevabını bilebilirdi. Balıklar nasıl dövüşürdü, nasıl konuşurdu ki? Biz onların gölünü yaşanmaz hale getirirken ne tedbirler alırlardı ki? Anneleri ile sarılamadıklarına göre, anneleri de aynı çaresizlik içinde feryat figan mı ederdi ki? Balıklardan, it balığı dediklerimiz pek şanslıydı. Belli ki onlar yenmiyordu. Yenmediği gibi ölmelerine de izin vermiyorduk. Bulanık suya da bırakmıyorduk.Yavru balıkların ve analarının çaresizliğini düşündükçe içim içimi yiyordu benim. Sürgün edilmiş duyguların geri döndüğü anlarda yüreğimde süzesim geliyordu bulattığımız suları. Benim yüzüme bakarak ölen balıkların uykularıma yığdığı pişmanlıklar katlanılır gibi değildi.
Balıklar, söğüt gölgelerinde,harman yerlerinde, bacalarda,kapı önlerinde ve bahçelerde kaygısızca oynayan çocuklara benziyordu düşlerimde. Vurulmalarına,yakılmalarına,aç bırakılmalarının imkanı yoktu. Duruşları bile gönüle ferahlık veren açlıkları ve sefilliklerine bakılmaksızın umuda belenmişliklerini anlayabiliyordum. Saldım çayıra mevlam kayıra da olsa çocuklarla güzeldi söğüt gölgeleri, harmanlar,bahçeler. Demek ki diyordum birileri de bunların o güzelliklerini ansızın bozup dağıtarak yaşıyorlardı. O zamanki aklımın erdiği kadarıyla, balıkların başka göllerde olan akrabaları çok sonraki zamanlarda da olsa gelip bizi bulacaklardı. Ben hep onların geliş yollarını düşünürdüm. Birbiri ile bağlantılarından yola çıkarak suların buluşma yerlerine takardım aklımı. Eğer Aynözü'nün karıştığı dereler ile bizim yüzmeye gittiğimiz göllerin su alış verişi var ise çekinir ve suya girmemeye çalışırdım. Girsem bile el ve ayaklarım ile ortalığı kolaçan etmeye çalışırdım. Vay mı ki biri çığlık ata, "aha derdim, yakalandı".Öç alacakları hissi çocukluğum boyunca yokladı beni.. Kendimi ferahlatmak için kullandığım teskin yöntemlerinden biri de, balıkların bizlere acıyacağı inancıydı. Onlar çok güzel canlılardı. Suç bizde bile olsa bize dalaşmaya gönülleri razı olmazdı. Hem onların anne ve babaları neden onları denizlere göndermiyordu ki? Bırakıp gitselerdi ya. Bizim köylüler ta oralara gidip nasıl yakalayacaktı onları? Bunun mümkünü yoktu. Bir gün sular çekilecek,kuruyacak dere ve balıklar zaten ölecekti. Ben yine üzülecektim. En iyisi onları denizlere götürecek yolları öğretmekti. Ama bunu ben yapamazdım. Anneleri ve babaları yapmalıydı. Bizden uzak olsalar daha iyiydi.
Anne ve baba balıklar bilmeliydi ki; bizim oyunlarımıza karın doyurmak da dahildi. Bizi üzüntülere boğan şeylere karşın biliyorduk ki, suçumuza Zeynel abi kefildi. Bizim annelerimiz de.
Aynözü'de su kalmamış diyorlar.
Yaş 38.
Suç duygulararası.
Acı aynı çocukluğumdaki gibi yakıcı şimdi de.
Denizlerdeki balıklar küsüp topluca ölüyorlarmış.
Kireçocağı ve Kuşevliği çocuk bulamıyormuş.
Gün türküsüz.
Can kurşun yeniği.
Mamak bir ırgat sofrasında dudaktan dudağa dolaşan tas.
Balık kalmayacak diyorlar 2038'de.
Bizim oralarda umut kırıntısından gülüş yapılırdı.
Deniz ve balık yapamadıkları zaten ben çocukken de belliydi.
Su kalmamış diyorlar Aynözü'nde.
Yıldızeli, yüreği sökülmüş derviş gibidir şimdi.
Sivas zaten az balıklıydı, şimdi Aynözü'nde su yok.
Yüreğimde balık yaşar mı ki?
Şair nere gider bu halde acep?