Ahmet abi anlatıyor.
Diyor ki; “… bizim oralarda ilkbaharın ortasından yaza yaklaşıldığı zamanlarda bülbüllerin dizinin dibinde ötüşüne şahit olursun. Elini uzatsan yakalarsın. Öyle de içli öterler ki. İnsanın ciğerini çekip çıkarırlar inan”.
Ben sevmem mi böyle bir yeri. Bunu Ahmet abi de söylüyor. “ Sen çok seversin. Aslında babam ile bir kafa kafaya verseniz var ya. Ooo, daha ne. O da sever senin gibi, tatlı tatlı sohbeti. Eskilerden anlatışını bir dinlesen var ya, daha bırakamazsın. Böyle, sana ne deyim, sohbetten bıkasın gelmez”.
Ahmet abi’ye bakılırsa haklı.Hani, arada bir, ben neyim ki, sen bir de bizim oralardaki yaşlıları dinlesen. Ah keşke bir fırsat olsa da gitsek. Ben işi biliyorum ya. Yoksulluğun gözü kör olsun. Ha deyince olmuyor ki her istediğimiz”.
Bülbül deyince, aklıma,Rıza Can’ın tadına doyum olmaz Türkçe ile çevirdiği, Oskar Vild’in, o, çok sevdiğim bülbüllü masalı geldi. Güya bir genç kralın (galiba) kızına aşık oluyor. Oluyor da, nasıl bir araya gelecekler. Kız bir ara kan kırmızısı bir gül istiyor. Bir yemekte yakasına bu gülü takacak. Eğer bu gülü de bu çocuk getirirse kendisi ile dans edebilecek. Sağa sola koşturmasına karşılık, gülü bulamıyor. Zaman yaklaştıkça telaş da artıyor. Birkaç bahçeye uğruyor. Yok yok. Ağlamaklı bir halde kendi kendine sesli düşünürken bir bülbül bu genci dinliyor. O arada kararını veriyor bülbül. Böyle bir sevdanın, ne kadar güzel olduğundan dem vuruyor. Kendince gerekçeler uydurarak gence bu gülü bulmayı kendine görev biliyor. O da bir çok gül bahçesine uğruyor, ancak kiminde o gül yok, kimisi de gülü koparmasına izin vermiyor bahçedeki gül ağaçları. Sonunda bir yerde kırmızı güller veren bir gül ağacı ile anlaşıyor. Gülü alıp çocuğa götürecek ama, gül ağacının bir şartı var. O şart da şu; gül istediği renge gelene kadar, yani tan kırmızılığını alana kadar bülbül güle ötecek. Zaman iyice daralıyor. Bakıyor ki başka türlü olmayacak, kabul ediyor bülbül bu şartı. Akşam güneş aştıktan sonra konuyor bülbül gül ağacına. Başlıyor ötmeye. Öttükçe gül kırmızılaşıyor. Gül ağacı da ısrarla daha yanık ötmesi için uyarıyor bülbülü. Tabi bu arada gül ağacına iyice yapışan bülbülün kalbine de gülün dikeni batıyor. O telaş ile bunu anlamıyor bülbül, ancak güle de rengini veren dikenden güle geçen bülbülün kanı. Öttükçe ötüyor. Artık şafak sökerken iyice takati kesilen bülbül, şöyle bir gözünü açıyor ki ortalık ağarmak üzere. Gül ağacı tekrar uyarıyor. Ötmeye devam etmesini söylüyor. Aksi halde gülün rengini tamamlama işi yarım kalacak. Güle yaklaşan bülbül son gücü ile de bir feryada başlıyor. Nihayetinde gülün rengi öyle oluyor ki bunu gören hiç kimsenin bu güzelliği hissetmemesinin imkanı yok. Bu arada bülbül de son çığlıklarını atıyor. Attığı figana benzer çığlık karşı dağlarda e tepelerde yankılanıyor. Kız ile buluşacak olan genç umutsuz bir şekilde uyanıyor, çıkıyor son bir umut hissi ile evinden dışarıya bakıyor. Bakıyor ki ileride bir yerde tam istediği renkte ve güzellikte bir gül. Şimdiye kadar hiç duymadığı bir heyecan ve sevinçle varıyor gülün yanına, tam koparacakken bir de bakıyor ki tam gül ağacının dibinde yeni ölmüş bir bülbül. Genç bir anlam veremese de bülbül bir sevdaya kendini adamış ve o uğurda ölmüş olmanın şansını yakalamışlar gibi dünyadan habersiz öylece duruyormuş yerde.
Tabi, onu da berbat bu masalın. Buraya kadarı yeter. Yoksa Oskar Vild’e ayıp edeceğim. Bu da bana yakışmaz. Beni bırak hiçbir yazara yakışmaz.
Gelelim Ahmet ağabeyin dediklerine.
Bülbülleri bu masalın eteklerinde düşündüm. Yani güllerin sevdalıları olarak. Saatlerce ötmelerinin sırrını bulmaya çalıştım bir anda. Bulmak ne mümkün. Acaba dedim içimden, bülbül için de bir fırsat mıydı ki, gül ile koyunkoyuna ölmek gibi?Yada şafak atana kadar şakımak. Oraların en güzel gülünün kulağının dibinde.
Neyse.
Ahmet abi’nin dediği yerleri bildiniz galiba. Bilemeyenler için söyleyeyim; Gesi Bağları. “Bana Deli Sani Derler Paşam” adlı yazımda sözemiştim ya, ha işte orası. “Var Oraya hocam” diyor; “var da gör nasıl bir yerdir oralar. Bizim oralarda eskilerden kalma ören yerler çok. Hele ki bizim köyün alt tarafları. Tabi durum böyle olunca da define arama işi falan bayağı yaygınlaşmış. Beni akrabalarım da bu işlere fena yatkınlar. Gün olmuyor ki defineden, define bulanlardan, define yerlerinden söz etmesinler. Hani bir de tarihi eser kaçakçılarının çok para kazandıklarını biliyorlar ya, bu da onlara umut veriyor. Kaçakçılık etmek değil tabi amaçları, olura belki bulurlar bir şeyler, devlet de onlara ödül verir. Ancak en çok da define aramak merakında olanlar bizim köydendirler. Biri de benim amcazadelerimden.
Diyor ki bir gün; bir yağmur yağıyor, bir yağmur yağıyor, ortalığı sel götürüyor. Yağış iyice sağanak hale dönüşünce, biz de bir kenara çekildik bekliyoruz. Ortalığı ordan burdan sel suları kaplamaya başladı. Bizim karşılarda kayalıklı dağlar vardır. Orayı işaret ederek anlatıyor bize ha. Dağa düşen sular bir adam kalınlığında bir sel oluşturmuş. Dağın yüzüne doğru akıyor. Akıyor akmasına da belli bir yerden sonra kayboluyor.( benim aklıma Antalya’nın kanalizasyon öyküsü geldi. Bir gün onu da yazacağım. Şu bizim bakteriyelog amcanın sohbetini.Adını ne koyayım diye geçti de aklımda. Körfeze gelen bulanık suyun öyküsü olabilir mi? Neyse biz Ahmet ağabiyi dinleyelim). Merak sardı mı bizi Ahmet. Sular iyice çekilince vardık oraya. Vardık tabi de, uzadıkça uzuyor delik. Dedik ki akşam el ayak çekilince gelelim buraya. Neyse, akşama doğru tam teşkilat hazırlandık. Güneş aşınca biz yine o deliğin başındaydık. El fenerimiz (gerçi fener sonra çalışmadı ya),çakmağımız, urganımız, bıçağımız kamamız, her bir şeyimiz var. Eğildik, şöyle bir ses yolladık. Ses çınladıkça çınlıyor. Ama epey uzaklardan geliyor çınlama sesi. Ne yalan söyleyeyim, biraz da korktuk. Dersin ki, içeride inileyen adamlar var. Tabi öyle de bir karanlık ki. Mecbur gireceğiz. Usul usul, taşa kayaya dikkat ederek, yılana çayana karşı tetikte durarak inmeye başladık. Ben önden gidiyorum, bizim emmoğlu arkadan geliyor. Biraz ilerledik, zemine vardık tabi. Epey de aşağıya indik sayılır. Beş on adım sonra göz gözü görmez oldu. Havasızlık da kendini belli etti. Ama ikimizin de içinde bir şeyler bulacağız hissi var. İçimize doğdu anlayacağın. Ürküyoruz da. Vıcık vıcık yarasa hışırtıları, inilemeler, ayak seslerimizin yankısı falan derken geri dönme isteğimiz ile yüz yüze geldik. Hani iyice de havasız bir delik. Ancak o kadar geniş ki, dersin odalar yapmışlar buraya. Rutubet, koku, insansızlık iyice berbat etmiş burayı. Ben şöyle duraladığım anda, bizim emmoğlu fısırtıya benzer bir sesle, “hele gel hele,galiba bir şey bulduk” dedi. Az geri geldim. Mağra duvarına, kat kat yapılmış raf gibi bir şey ile karşılaştım. Tam solumda. Bizim emmoğlu kolunu rafın birine uzatmış. Raf ama arkası önü gözükmüyor. Kolunun yetişmediği, dilini çıkarıp inildemesinden belli oluyor. Çakmak ile zor idare ediyoruz. Yanıyor ama, saniye sürmeden sönüyor. Yarım yamalak “bulduk galiba bir şeyler” dediğini duyuyordum. Hakikaten de, muşambaya benzer bir şeyden yapılmış, oldukça eskimiş bir çanta çıkardı kolunu soktuğu delikten. Geçmiş gün, biraz daha kurcaladık sağı solu, bir şeyler bulamadık. Aldığımız çanta ile yürüdük inin ağzına doğru. İstemesek de, heyecan ve sevinç içimizi bir hoş etti. Merak da iyice bastırdı. Üstümüzün başımızın çamur gibi oluşuna aldırdığımız bile yok. Çıktık dışarıya. Amma ben hayatımda bu kadar yorulmamıştım. Çantaya bakılırsa, içindeki şeylerin önemli olduğu belli. Çünkü yüzünde işaretler var. Aynı bu günkü çantaların üzerindeki ustaların imzası gibi duran şekillerden. Neredeyse soluklanmadan, çıkar çıkmaz açtık çantayı. Emmoğlu, usulca ve dikkatli bir biçimde iplerini çözdü, tavla kutusu gibi iki yana devirdi çantanın kanatlarını.Baktık ki, her iki yüzde birer cep var. Bizim emmoğlu cebin birine baktı, ince ve aşınmış bileğ taşı, ustra, ve iyice çürümüş çaput parçaları çıkardı. Diğer göze baktığında, bizi meraklandıran bir defter çıkardı. İkimiz de elimize aldık bakıyoruz. Hem içindeki yazıları tam göremiyoruz, hem de gördüklerimizi okuyamıyoruz. Çakmak ile bakıyoruz ama, durmuyor ki meret. Sönüyor. Zaten karışık kuruşuk bir şeyler var. Biz yine heyecanlandık mı? Heyecanlandık. Dedik ki, bunu bulduğumuza göre, bu defterde mutlaka, bize bir şeyler bulduracak tarifler var. Kimseye söylememek üzere, defteri bana bıraktı emmoğlu. Ertesi gün, bu yazıyı okuyabilen birini bulacaktık.
İkindi ezanından sonra, Gazi emmiye vardık. O böyle yazıları okuyabiliyordu. Şöyle bir baktı. Nereden bulduğumuzu sordu. Biz de iyi kötü bir yalan söyledik. Civar köylerin adlarını okudu. İkinci sayfayı geçtikten sonra, paralar ile ilgili rakamlar mırıldanmaya başladı.Ben iyice heyecanlandım. Emmoğlu ile gözgöze geldik. Sonra Gazi emmi, isimler okumaya başladı. Felan köyden, filanın oğlu, 1 akçe, filanın yeğeni 2 akçe…
Tabi biz anladık.
Meğerse biz o mağaradan, bir ermeni nalbandın veresiye defterini bulmuş ve çıkarmışız.
…
Bunlar bir olmuş ki hoca, deme gitsin.
Güleler mi, ağlayalar mı?
Şaşırmışlar.