İkimiziz.
Bahar ve ben.
Ankara Emek Yeşiltepe Biloklarına yakın bir yerde yürüyoruz.
Şımarık ve dalgınız.Yalan söylemeye gerek yok biraz da sokak acemisiyiz.
Nasıl olduysa sağ yanımızdaki manava bakakaldık birden.
Adamın biri girmiş meyve ve sebzelerin arasına, patatessin orta boyu büyüklüğünde, hafif de tüylü gözüken,yeşil, biraz da yamuk bir şeyi soymaya çalışıyor. Meyveler ve yeşilliklerin üzerine görkemli ışıklar salınınca nasıl olduğunu hemen hepimiz biliriz. Üzerlerine serpiştirilmiş suları silkelemek istercesine yeşillikler; maydanozdan tutun da brokoliye kadar (gerçi brokoli ve bürüksel lahanasını da yeni öğrendim de), yüzleri siline siline ışığı kovalamaya ant içirilmiş elmalar, hükmünü yitirmiş, anılarıyla övünen pehlivan edasında belden aşağısı şişmiş armutlar, koyunkoyuna uyumayı umut eden sevdalıların özlemine sığınıp manavı terk etmek istercesine susan kirazlar, yırtılmaya yanaşmadığı yanağından belli erikler, insanın yüreğinde çoğalan türküler misali deste deste üzüm yaprakları… Daha neler neler. Canım vatanımın nazlı dağlarının eteklerinden derlenmiş güzelliklerden bir demet. Darda yetişen derin soluk gibi kurtarıcı duygulara dolanıyor yüreğim. Öpesim geliyor gökyüzünü en mavi ucundan.
Seyre dalmış olmalıyız ki, sebze ve meyvelerin sokağında dolaşan adam;
"Buyurun bir şey mi istemiştiniz gençler" deyince dikkatimizi toplayabildik. Bahar bir kolumdan tutup "hiiç" diyerek yönünü çevirdi. Beni de bir yandan yürümeye zorladığını anlıyordum. Meyvelere bakarak dalmıştım tabi de, asıl ilgilendiğim şey, adamın elindeki o yumru şeydi. O da anlamış olmalı ki;
"Yemek isterseniz size de bölebilirim. Bu kividir biliyorsunuz"
"Hayır bilmiyoruz" diyemedik tabi de, belli ki her halimiz bizden önce konuşmuş. Her ne ise, adam südüne vicdanına biraz daha ısrar etti.Kıramadık tabi adamcağızı(!), vardık biraz O'na doğru. Aldık kivinin dörtte birini ellerimizin sıcağına.
Ben şahsen, ağzıma götürürken biraz da koklayayım istedim. Olmadı. Nefesi almıştım. Yetiştiremedim. Hıyır hıyır çiğnedim. Tadını aldım yani. Bahar'ın yüzüne baktım, O da tadı sevdim dercesine baktı yüzüme. Adam da mutlu oldu. Yüzünde inceden inceye savrulan gururun eşliğinde hem de.
Şimdi, yani nereden baksan o olaydan yirmi yıl sonra oğluma kivi salatası yapıyorum, doyasıya yesin istiyorum, burun kıvırıyor. Bizim oralarda "ölüler de sanırmış ki diriler her gün helva yiyor" derler. Ha işte öyle bir yanılgı içerisinde gibiyim. Kendi içimde kalan yarım tadların oğlum için tüm olması telaşındayım.
Utanmıyor değilim bencilliğimden.
Utanıyorum.
Kendi vatanımdayım.
Özeleştirimi sindire sindire yapabildiğim vatanımda.
Evimde.
Dilimde.
Acaba oğlum böyle bir imkanı bulabilecek mi?
Adam gibi utanabileceği rahatlığı hele!
Tadına bakmak için bile olsa dayanışma ve adamlık.
Ya bulamazlarsa.
Aklıma geldi de.
Irak ile ne alakası var ise, o getirdi bunları aklıma.
Resimdeki çocuk kolunu istiyor.
Baba ölümden ötede utanıyor.
Tarih ise bir yanıyla, susanların mezarı.
Ben iyi ki vatanımdayım.
Yoksa bu acıya can mı dayanır?