Loda derdik saman fazlalarını dışarıda saklayan tepeciklere. Harmana yakın yerde olurdu lodalar. Samanı düzgün bir biçimde yığardı adam, sonra da üzerini çamurla sıvar beklerdi.Sığır Yolağı diye bildiğimiz yerdeydi en son gördüğüm loda. Hangi oyunları oynardık bilmiyorum da, ben eve geldiğimde "lodanın ordaydım" dediğimi hatırlıyorum. Sade orda mı ki, pancar tarlalarının beceklerinde oturmuş kendi yaptığım arabalar ile oynadığımın sayısı belirsiz. Köy bekçilerinin dalgınlığından yararlanıp, korkulu, heyecanlı ve telaşlı halimizde çökerdik dalları uzun olan pancarların cennetine.Bıçağı da ne perişanlık ile evden çıkarırdım ben, ah bir anlatabilsem. Her aile ferdi bilirdi evden bıçağın yok olduğunu. Önemli olan bıçağın gitmesi değildi bizim köyde. Önemli olan bıçak ile meydana gelebilecek el kazaları idi. O küçücük ellerimle pancarların yeşil dallarını yukarıya doğru çekerdim. Dilim dışarıda çek babam çek. Akıl edebildiğim zamanlar sağa sola kaykıltırdım pancar kökünü. Eğer nazik değil ve kırılmayacağından emin isem ayağımın burnu ile de hangi tarafa doğru çekti isem o tarafa doğru yilterdim.Ancak çok defa kökün ince tarafı kırılarak toprağın altında kalırdı. Elime geçirdiğim kadarının üzerindeki çamuru sıyırırkenki acelem görülmeye değerdi. Yorulmak, korkmak, kaygı nerde, ara ki bulasın. Her şey senin yönetiminde. Dilersen dünyada hiç görülmemiş bir araba yapabilirsin şeker pancarından. Ellerinde tadların en tatlısı. O sası kokusuyla toprağı bile kendine meftun kılan güzellik. Karga mı, serçe mi, kösnü mü hangisi bir hışırtı çıkarırsa dinginlik bozulur, bu sırada bekçi geliyor telaşıyla ürkerdim. Şöyle köye doğru can alıcı bir seyre dalardım. Eğer gelen giden yok ise başlardım kalan çamurunu üstüme başıma sildiğim pancarı yontmaya.Teker keseceğim yumruyu alır bir güzel keserdim. Ne olur ne olmaz diye en az altı tekerlik doğrardım pancarı. Ön tekerler biraz daha küçük olacağı için onları köke yakın yerlerden çıkan kesiklerden seçerdim. Güzelce değirmiler, kalınlıklarını birbirine eş yapar, sevgimi ve umudumu da katarak ilk iki tekeri üretirdim. Deliklerini delmeden arka tekerleri değirmilemeye başlardım. Yine dilim dışarıda, ciddiyet o biçim. Hani derler ya huşu içinde. Onlar ile oynayacağım anların düşü ile bıkkınlığımı giderirdim. Bakardım ki hayli geçmiş ben daha yarı etmemişim arabayı. Özellikle iki tekerin arasındaki mazıyı yerleştirirken zorlanırdım hep. Bir de yaptığım araba traktör ise onun arkasına takacağım teknenin düzgün olmasına özen göstereyim derken bir yerinin kesilmesine sinirlenir üzülürdüm. Bu demek oluyordu ki o zaman, bir pancar daha sökeceğim ve yeniden başlayacağım yontmaya. O zaman zarfında traktörün sölpüyeceğini biliyordum. Geçen sonbahardan deneyimim vardı. Birbirine yakın zamanda yetişmezse traktörün yek motoru ile teknesi oynarken pek tat vermezdi. Bekçiye ve pancarın sahibine yakalanmadan araç gereçlerimi tamamladıktan sonra başlardım loda yapmaya. Tenha, sıcak, toprağı bol, düz ve suya yakın yerlerde olmaktan müthiş keyif alırdım. Yine ağabeylerimizden görerek öğrendiğim ve eski yaşantılarımdan edindiğim tecrübe ile karar verirdim loda yapacağım yere. Uygun gördüğüm alana samanları yığardım.Sonra da üstünü örtecek çamurun toprağını hazırlardım. Parmaklarımın arasından eleyerek, taşını ve çöplerini ayıklayarak hazırladığım toprağı taşırdım loda yerine. Dilim ile ses verirdim traktörüme. Gaz verirken şefillerim saçılırdı. Frene basarkenki inleyişim şimdiki abs sisteminin işlevini görürmüş meğer. Vay mı ki tekne devrilsin, güç bela, ağır ağır, gerçek kazalarda yapılanların aynısını yaparak doğrulturdum.Yek motor kolay kolay devrilmezdi. Onu sıkı tutardım. Gerçekte de öyleydi. Köyde eğer tekne devrilmiş ise, canın sağolsun derlerdi. Yok eğer yek traktör de beraber devrilmiş ise kaza berbat hisler doğururdu duyanlarda. Belli ki ölü ve ağır yaralı var. Benim traktörüm bir iki saat içinde ömrünü tamamlamaya yüz tutardı. En azından bir loda yapımının tamamlanması sürecinde pörsümemişti ya o yeterdi. Ertesi gönlerde fırsatım olunca lodama bakmaya giderdim. Duruyor ise, "bu dünyada benim de bir şeyim, emeğimin geçtiği, bana baka baka güzelleşen bir şeyim var" derdim içimden. İsterdim ki yağmur yağmaya. En üzücü durum da, dışarıda lodam var ise üzerine yağmurun yağmasıydı. Çünkü yerinde yeller eserdi yağmurda kalan lodamın. Küçücüktü o. Şimdiki ellerimin ikisinin birleşik avuçlarına sığacak kadar. En büyüğü bir karga yuvasına sığacak kadardı. Bazen de arkadaşlarımızla birlikte yapardık arabalarımızı. Hatta lodalarımızı. O arabalar günü birlik tedavülden kalkana kadar bizi kimse bulamazdı. Anne ve babalarımıza görünmezdik.Sonra birden akşam olur, anne ve babalarımızın karşısına mıh gibi çıkardık. Sevgiyle bakarlarsa tamamdı. Yırttık demekti bu işten de.Yok eğer inek gelmemiş, davar kayıp, tavuk ölmüş ise onların acısı bizden çıkardı.
Gerçi benim babam bana kızacak veya beni sevecek kadar yanımda olmamıştı. Ben onu hep gurbette severdim. Aklım yettiği zamanlarda o Almanya denilen bir uzağa gitmişti. Gelip sevmesini beklemek için zaman yoktu. Bizi başka oyunlar bekliyordu dışarıda. Annesi babası olmayanlar, aralık tohumları,sahipsizler, salahanalar, fakir olanlarınkiler olmasa yazı yaban ıssız demekti. Herkesin işi gücü vardı. Gurbete gidenlerin çocukları da oyunların vazgeçilmez elamanlarıydılar. Çok sinirlenirdim gurbet lafına. Ben sanırdım ki, gurbet denilen bir yer var, o yere bazı adamlar gider onlara izin verilmezse bir daha gelemezler.Saymakla bitecek günler değildi tabi babalarımızın dönüşünü müjdeleyen günler. Onun belirleyicisi gün de yıl da değilmiş. Sonra anladım; giderken bizi lodalarımızla, göllerdeki boz bulanıklıklarla, akşam serinlikleri ile, günübirlik umutlarla baş başa bırakmalarına onların da gönlü razı olmazmış. Yoksulluk ve kahıra benzeyen bir çok neden onları şehirler ötesine savururmuş. Türküleri daha haklı çıkarmak, onları güzelleştirmek gibi bir dertleri de olmazmış sonradan anladığıma göre. Mayalarında olay uzak düşler düşkünlüğünün de himmeti ile basar giderlermiş ekmeği bol, acıyı bal eylemek üzere. Sıra sıra dağların koynundan geçermiş yüreklerini didikleyen hasretin illerine giden yollar. Yanları yarsizlikten ,kucakları ve yanakları yavrusuzluktan bin beter olurmuş. Ara ki gülüş bulasın dağları un eden hallerinde.
Okullarımız açılır, yoklar.
Sünnetimiz olur yoklar.
Koç katımı olur yoklar.
Düğünlerimiz olur yoklar.
Kimin okuluna bakarak, kimin düğününe eğilerek, kimin resimlerine bakarak efkarlanırlarsa, ömürleri törpülenmiş olarak çıkagelirlerdi bir gün. Bizim traktörlerimize inat başka traktörler gelmiştir onlardan önce. Massey fergisonlara yeter olmasa da atların pabucunu dama atacak kadar güzel ve güçlü traktörler yanaşır durur saman yığınlarına ve lodalara. Belli ki yine geç kalmışlardır bizim çocukluğumuza.
Kızıyorum şu gurbete ben.
Kim emzirecek şu gönlümüzü Sivas dönüşlerinde gülen gözleriyle güvenli kılan babalarımızın sıcağından?
Nereden bulacağız şimdi açlığımıza sebil gibi dolan eşek turpunu, yemliği, kuşkuşu, kertimceyi?
Kim öptürecek babalarımıza lodalarda yorulduğumuz zamanların terli alınlarını? Hangi türkü gurbetin pimini çekecek şimdi?
Niye gurbete bakarsa bizim oralardaki her evin kapısı?
Ben pancar tarlamızı özledim.
Çocukluğumu özledim.
Babamı özledim.
Kızıyorum şu gurbete ben.
Çok incindim,beni alın bu kentten.