Tam gazinodan çıkarken yakaladık abi. Gözlerinin akına sigara dumanı sinmişti. Dili de şişmişti belli ki. Dam dum konuştuğuna göre. Beni bile tanımamazlıktan geliyordu.
Yanında da iki kişi. Birinin ağzı gözü iyice yamulmuş. Kibriti çaksan pof diye yanacak. Öbürü de Solsuz'un aynısı. Zom yani. Kafa birmilyon üçünün de. Ulan Solsuz oğlan dedim. Nerede senin kirven. Biz çocukluğundan beri Solsuz Mehmet derdik buna. Niye dediklerini bilmiyorum tabi. Hakiketen de bir tuhaf halleri vardı. Burnunun doğusuna giderdi. Bizim oralarda da keçe ile uğraşmak zahmetli,ancak güçlü kuvvetli adamların işiydi. Ha ne diyordum? Kirvesi Dar Selo'yu sordum. Birden rengi değişti, bomboz geçti suratı. Tabi yine de birhoş birhoş bakıtı suratıma. Gıdım gıdım da ilerledik aşağıya doğru. Ulus'u biliyorsanız, Dışkapı'ya doğru inen bir yol vardır. Oralar bizim Şanlı Urfa'ya benzemez. Çankırı Caddesi'ne aşağı gidiyorduk. Öbür meymenetsizler de ne olduğunu bilmeden peşimizden tin tin geliyorlardı. Daha nere gideceğimiz bile belli değil. Polis gardaşlar da bizi yakın takibe almış ki, o biçim. İki kişiler. İkisi de sivil. Taa Göle'den bu yana,yorgun argın gelmişiz. Fena da yorgunuz. Bizim Solsuz Mehmet'in konuştukları bile anlaşılmıyor. Edemedim,taksiye el ettim. Doğru terminale. Üstte Allah var,aha o iki arkadaşı kılını bile kıpırdatmadılar. Yahu böyle mi olurmuş. Kılları kıpırdasa ne olacaktı gerçi. Zilzurna sarhoşlardı.
Polis gardaşlar ile birlikte bir yemek yedik terminalde. Yemek de yemek olsa. Midemize mi gitti, tepemize mi gitti anlayamadık. Herif ikide bir basıyor küfürü. Abi diyor, kaset çaldı ben doğradım. Biz Dar Selo'yu bunun kestiğini biliyoruz da, ıspatı gerekli. Polise gelen ihbarda, keçeye sarılmış olarak bir kuyuya atıldığını, ciğerlerinin ve ayak parmaklarının,kollarının ayrı ayrı yerlere saklandığını yazmışlar. Yazan kişi de vicdan azabı nedeniyle uykularının kaçtığını,kendisine inanılması gerektiğini yalvarırcasına bildirmişti. Tabi bu da kaybolunca iş iyice ortaya çıkmış,polis de bunun peşine düşmüş. Beni Kars'ta buldular. Kendisinin dostu,arkadaşı ve iş arkadaşı olduğumu da bildikleri için benden yardım istemişlerdi. Önce, Solsuz oğlanı temize çıkaracağım inancıyla çıktım yola. Öyle ya bunu kesinlikle yapacak bir insan değildi. Hem de öldürülen kirvesiydi. Çok sevdiği kirvesi. Canını bile seve seve verebileceğini düşündüğü kirvesi Dar Selo.
Solsuz'u kurtaralım diye çıktığımız yolculuktan Solsuz'dan kurtulmak isteği ile dönüyorduk. Ankara'da geçirdiğimiz o birbuçuk günü ne sen sor ne ben söyleyeyim. Zehir zıkkım oldu nefes. Otobüs K.Maraş'a girmek üzereyken gözlerini açtı bizimki. Bir sağa baktı bir sola, gözlerini şöyle bir ovuşturduktan sonra çenesini avucunun içine alarak sakal okşaması yaptı. Ben de hayretle izliyorum ne yapacak diye. Beni fark etti.Yekindi ki kalka, olmadı..Kaşlarını çatarak bana bir bakış attı. Sen nereden çıktın der gibi mırıldandı. Tabi çok yakınında olduğum için de iyice görememiş olacak ki,yeniden yerleşti koltuğa. Hişt dedim. Döndü. Senin ne işin var burada, biz neredeyiz Hoca dedi. O bana Hoca derdi. Severdim O'nun böyle söylemesini. Bu sefer hiç de sevimli gelmedi Hoca demesi. Ürkmüş, gözleri korku denizine batmış ateş ikizi. Yalvarır gibi baktı yüzüme, ula Fikri neredeyiz dedi. Otobüste,dedim. Daha bir şey sormadı. Ben yanında olduğum nedeniyle kendisini pek genişlemiş bulmuş olmalı ki, ben biraz uyuyayım diyerek yan döndü. Yolun kenarlarındaki ağaçlar sanki bizden kaçar gibi uzaklaşıyorlardı. Solsuz Mehmet'in yüzüne sıtkınan baktım. Ne yaman bir yiğit olduğunu bir ben bir de Urfa'nın geceleri bilirdi. Acıdım. Elmacık kemiklerinin üzerindeki elma kırmızısı yok olmuş, gitmiş o duruluk. İçim ezildi. Dizine sevgiyle vurdum. Özlemle ellerine dokundum. İçimden, hey suskun kardeşim göğsüne dayadığın keçelerden uzak kalalı çökmüşsün. Ne vardı bu hale düşecek. Tam kaç gündür Şanlı Urfa'nın dışında olduğunu soracaktım ki döndü bana baktı. Ne dediğini anlamadım ama, belli ki benim ile yolculuk ettiğine seviniyordu. Dudaklarında keçe döverken çaldığı sevinç ıslığının izi vardı. Aynen böyle yapardı. Sarı gelin türküsünün koyulttuğu kan deresi gibi olurdu yüreği. Ben bunu uzaktan anlardım. Ne bileyim içime doğardı. Yine öyle bir şey doğdu içime. Yok be kardeşim diyordum kendimce, bu adam bırak kirvesi Dar Selo'yu bir karıncayı bile incitmez. Susmakta, ve tatlı tatlı bakmakta üstüne yoktu. Hele de o çay molalarında, keçeyi serip de üzerini kapatıp,suyunu çekmeye bıraktığımızda. Vay be.
Tabi bizimkinin aklı başına geldikçe, ayıktıkça yani, polisler de endişelenmeye başladı. Onlar taa Ankara'da kelepçe takacaklardı, ben gerekmez dediydim. Haklılardı. Ne bilelerdi ki, kaçmayacağını. Bir işler açmayacağını başlarına. Artık takabilirlerdi de otobüste olur muydu. Hiiç karışmayacaktım bu işe. Çünkü benim gördüğüm Sosuz Memo hiç de eskisine benzemiyordu. İkide bir kaşınıyordu, pıskırıyordu. Her ne etse de kafasının bulanıklığı halen devam ediyordu belli ki. Allah vere de diyordum Maraş'a girene kadar uyanmaz bizimki. Öyle de oldu. Uyanmadı son uykusundan. Tam K.Maraş'a girdik ki, terminalde bizi bekliyorlarmış polisler. Gelip tuttular bizim kolumuzdan. Tabi Solsuz'un kendinden haberi yok. Kelepçeyi bu kez es geçmedi bizi karşılayan polisler. Taktılar kelepçeyi ama, benim gözlerimden yaş boşalmaya başladı. Çünkü Memo olayı fark etti gibime geldi. Rengi sapsarı kesildi. Beni de kendinden uzakta görünce işin ciddiyetini de kavradı. Dayanamadım, içim kan ağladı. Kim ne bilirdi ki Solsuz Mehmet'i. İnsanların yardımına koşarkenki birinciliğini söylesek ne olacaktı ki.
Öyle zannediyorum ki, ifadesini alamamışlar o gece. Beni bir misafirhaneye teslim etti polis arkadaşlar. Kendileri de polis evinde kalacaklarını söyleyip gitmişlerdi o akşam. Hep O'nu düşündüm. Memo dar yerlerde susardı hep. Kimse O'ndan söz alamazdı ki. Hele ki bile bile işlediyse bu cinayeti,hiç mi hiç. Döverlerse diye geçirdim aklımdan. Tamam, artık dilini unuturdu O. Biliyorum ben arkadaşımı. Keşke gelmeyeydim,ele uyup. Bana ne gerek vardı dedim kendi kendime. Merak bir yandan, yardım etme duygusu bir yandan, polisin yardım istemesi bir yandan geldik buralara. Ben Maraş'ı da bilmem. Buraya niye geldiğimizi de bilmiyorum. Memo önce buraya gelmiş kaçarken. Burada birilerinin evinde kalmış. Belki de bu nedenledir. Öğleye doğru bana haber geldi, Şanlı Urfa'ya götüreceklermiş. Beni de Kars'a gitmem için uyardılar. Getirip bana bir otobüs bileti verdi polisler. Soluksuz Memo'yu yıllar sonra gördüğüm son gün, K.Maraş'a vardığımız gündü.
Çok sonra, içeride intihar etmeden önce almıştım son haberini. Bu günlerin bitmeyeceğine inanıyormuş. Karısına ve çocuklarına da görünmüyormuş. Görüş saatlerinde çıksa bile dışarıya tanıdıkları ile hiç konuşmadan tamamlıyormuş görüş saatini. Kırşehir Cezaevi Solsuz Mehmet'in tabutu gibi olmuş anlayacağınız. Başı öne eğik, bitmemiş hesapların gölünde, sağa sola savrulan bir sal gibiymiş. Öyle anlatıyorlardı köylüleri. Keçe yaptığı yerlerde de fareler cirit atıyormuş. Verdiği ifadeler de insanı hayret edecek derecede sözler içeriyormuş. Üzüldüğüm bir şey de köyden ayrıldığı iki ay içinde, cinayetten sonra yani, bunu uyuşturucu illeti yakalamış. Kim verdi ise o şaşkınlık ile tatmış. Tabi ister istemez her gün hap atar olmuş. Ben bunları çok sonra öğreniyorum. O dağ gibi adam diyorlar, iğneden ipliğe dönmüş. İfade verirken de hap vermiş polisler. Kendisi rica etmiş. Demiş ki, bana bir iki hap verirseniz daha rahat konuşurum. Doktora danışmış polisler, vermişler galiba. O da, anlatmış ne yaptıysa. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle anlatmış olayı ;
"… o gün Sefaigil ile birlikte kirvemgili de davet etmek istedim. Dedim ki; çocuğu sal da kirvemgil de gelsin. Çoluk çocuk hepsini torlayıp toplayıp getirsinler. Bizim hanım, istemez bir halde davrandı. Hatta fisir fisir bir şeyler söyledi. Merak ettim ne dediğini. Boşver kirvengili demesin mi. İçime bir kurt düştü. Bizim hanım böyle demezdi, ne oldu da kirvemiz hakkında bana böyle söyledi. Günlerce bu kurt içimi kemirdi. Aklıma kırk türlü şey gelmeye başladı. Günlerdir kirvelerimizle görüşmez olduk. Bu arada kafamı taktığımdan üç parmağımı da makineye kaptırdım iki gün arayla. Bi gün orta parmağım, diğer gün baş ve işaret parmağım. Bunların da acısıyla hanımı sıkıştırdım. Mümkününü bırakmadım. Ya söyleyecekti ya da Kirveme soracaktım. Artık işi şiddete kadar vardırdım. İyice daralınca söyledi. Demiş ki kirvem denen o adam, sen bu adam ile ayar değilsin, boşan ve bana gel. Olmazsa şey..neyse söyleyemiyorum. Ben beynimden vurulmuşa döndüm. Çağırdım kirvemi keçe yaptığımız yere. Genişçe bir yerdi. Biraz karanlık ve rutubetli olmasına karşın ışıklar yanıyordu iyi kötü. Oturduk ve sordum bizim hanıma böyle deyip demediğini. Başını öne eğdi ve öylece kaldı. Anladım ki doğruydu söylenenler. Hiç ikilemedim bıçağı sapladım ensesine. Sonrasını hatırlamıyorum. Kapıyı arkasından kilitlemiştim. Artık ne kadar uğraştıysam yorulmuşum. Uyumuşum sanki. Baktım ki ortalık kan. Telaşlandım. Tuttum o yeni yaptığım keçeye sardım cesetin büyük parçalarını. Sadece kolları, ayak bilekleri ve parmakları kaldı geride. Keçe kan sızdırmayacağı için iyice sarmaladım gövdeyi. Sonra da kalan parçaları doldurdum bir telis torbaya. Tabi önce naylona sardım. En azından sızıntı olmasın diyordum. Eski değirmenin oradaki dipsiz kuyuya atacaktım. Baktım ki ciğerlerini ve kalbini de çıkarmışım. Nasıl yaptığımı bilmiyorum. Kaset çalıyor ben de kesiyordum. Üstelik de..
Velhasıl söylediği yerlerden ceseti ve parçalarını almışlar. Otopsi için götürmüşler.Sonuçta suçlu olduğu ispatlanmış. Mahkemesi tamamlanınca 28 yıl gün yemiş. Tabi içler acısı bir hal. Ev darmadağın, çocuklar perişan. Mahkemesini bile Şanlı Urfa'nın dışında sonuçlandırmışlar. Çünkü linç girişimleri oluyormuş. Kolay değil elbette. Bir de o can ciğer akrabaların o hallere gelmesi çok berbat bir şey.
Ben öyle zannediyorum ki olayı sıcağı sıcağına birine anlatmış. Yoksa kim yazacaktı ki o ihbar mektubunu. Cezaevinden arkadaşlarının söylediklerine göre iki ay hiç konuşmamış. Son zamanlarda gece sayıklamalarını dinleyenler "benim Fikri diye bir dostum yok" diye bağırdığını duyuyorlarmış. Dürtükleyerek uyandırdıklarında sadece hıçkırarak ağladığını görüyorlarmış. İntihar ettiği gecenin sabahında, devriye gezen gardiyanla konuşmuşlar. O'na da demiş ki "…artık iki yoldan birini seçeceğim. Konuşmak ya da temelli susmak.Kirvemi öldürten hınç ecelimle ölene kadar yaşatırdı beni. susacağım. En iyisi ikisinden birini tercih etmektense bu dünyada olmamak. Bunca zaman sustum,zaten konuşacak da bir şey yok. Fikri'ye gelince, gör ki ne kadar para almıştır beni yakalatmak için. O'nu da vicdanı'na havale ediyorum. Şu omzumdaki bıçak yarası izi onunla dostluğumuzun nişanıdır. Adana'da kavgada O'na sallanan bıçağın üzerine atladım. Dikiş bile attırmadık. Eğer dikiş attırsaydık bir sürü iş…"
Adana'daki kavgamız doğruydu.
Ne bileyim işte. Keşke benim kendisini ihbar ettiğime inanmadan ölseydi. Nasıl düşünemezdi,Kars nere Şanlı Urfa nere?
Diyorlar ki; ellerinin ikisi de alnının şafağına dayalı kaskatı kesilmişti.
Yok olmakta gecikmiş gibi.
O susmayı nokta gibi kullanmıştı.
Ben o noktadan sonrakiyim işte. İlk kez birine kendimi anlatmak için ölmek istiyorum. Demek ki, ölüm beni noktadan sonraya bıraktı.
Abbas TURAN
"Hazır Acılar",Ankara,Eylül,2005