Header
Ana Sayfa | Giriş Sayfası | Sık Kullanılanlara Ekle
  Site İçerisinde Arama     » Dataylı Arama
BÖLÜMLER
ARŞİV
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pz
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930
Sendikasyon
MAİL LİST
OYLAMA: Sevdiklerimizden
MÜZİK İLE
ŞİİR İLE
KİTAP İLE
SİNEMA İLE
HEPSİ İLE



"Bu Yolların Vurdumduymazlığına Ne Kadar Roman Sinmiş"

Dec 18,2009 Yazar: Abbas TURAN

Yıldızeli'ndeyim.

Doğduğum düzlüklerin konuşan ıssızlığında, adını aklıma mıhladığım topraklarda yani.

Cığıl cığıl hüzün düzlüyor yeller. Kıraçlık eşitlemiş tepeleri. Dağlar sanıldığının aksine birbirine uzak tay ölüleri gibi, didiklenmiş, pörsümüş, kar tadı kokuyor.  Divaneye dönmüş kartallar. Şahinlerin beneklerinde insanın göğsüne batan alacalık var. Gözü dönmüş, aklı yitiklerden farkı yok kargaların. Kertilmiş belenlerden aşan yollar hırpani. Sitemli dost bakışının, yaralayan tadından beter susuz oyuklar. Evlerin güler yüzü kağşamış, sokakların elmas katılığındaki merhabası yok gibi. Deli olmuş gökyüzü. Koç alnında kurtlu yara gibi toprak.

Çarşı dediğimiz caddeden aşağıya doğru inerken sağ kol üstünde kalan dükkânlar çocukluğumuzun eskileri. Yoldan aşağıda kalmışlar. Camlar, tükenmiş umuda benziyor.  Kara tiren katarında bir vagon gibi her bir dükkân. Birinde usul, sakin ve duyarlı bir Bey oturuyor. Dişlerinin arasından soluğuna geçecek yer bile bırakmayan sıkılıkta bir ağzı var. Ama, "eskiden böyle miydi ki gardaşım. Büyük vardı küçük vardı. Bak işte Şu gördüğün lider bu gün aranır oldu. Şucu bucu fark etmiyordu, kim olsa saygı duyuyordu. Ele değil mi Bekir gardaşım" derken çehresine sinen tatlı bir tebessüm ile aralandığını gördüm dudaklarının. Bekir ne dese ki? 

"Yalan değil hoca".

Demek öyle?

Çiğsi bir nem kuşatmasındayız. Duvarlarda rengi uçmuş fotoğraflar, toza yenilmiş parti bayrakları, maşallahlı –el yazması- çerçeveler ile gazetelerden kesilmiş yazıların ortağıyız. Şimdilik elbette. Bekir Beyin gözlerinin eteklerinde kavis yapan saygıdeğer çizgilere bakıyorum. Uğru kesilmiş erenler durağı gibi. Kavganın ve kargaşanın kurşun eriyiği misali yoğunlaştığı şişlikler, omzundan baltalanmış toros yavrularından farksız. Kaşlarıyla halaya tutuşan her yükselti iyiye işaret eden yorgunluk heykeli. Dişlerinin köklerini arayan nikotin karasını tutunduğu canlılıktan koparmanın imkânı kalmamış. Susuk. Sigara meretinin pamuklu ucunu dudaklarına yerleştirmek için bile açmakta zorlanıyor ağzını. Başı titriyor. Elleri sapında duramayan buğday başağı.

"Var ya hoca, şu ortada dolananlara bakma sen. Gerçek erlik adam gibi durabilmekte. Bak işte, tarlalarımız boz duruyor, evlerimiz şıngırtı mezarlığı, elimiz yüzümüz nal mıh dükkânı vitrini gibi. Ne beklersin ki anayı babayı bir damın deliğinde bırakıp gurbette garı boku yemeye gidenlerden? Çatal çatal moturların bile gücü yetmiyordu buraların harmanından kalkmaya. Öyle boldu işte toprağın verdikleri.  Yalan mı Cemal abi?"

"Allah bu millete akıl ve izan versin.  Yalan olur mu?"

" Aha bizim Kara Duran. Dağı sırtlansa götürürdü. Gençliğinde bir tırpan biçerdi, bir yük götürürdü akıllara ziyan. Ne oldu şimdi, mezarlığın dibinde lıhır lıhırcı. Günahına da girmek istemiyorum emme, ona yakışan bir hal mi, değil. Suç kimin? Çalışmadan yiyenlerin arsızlığına ve gücüne geçit verenlerin değil mi? Üretme tüket, yedirme ye, eşit olma üste çık, altta kalanın canı çıksın. Bak işte, şu karaltıyı ortadan kaldıramıyoruz"

Karaltı dediği çağın ve Yıldızeli'nin genel dokusunun onlarca yıl gerisinde kalmış kireç, tuğla ve tahta yığını. Sağ koluyla yüzseksen derecelik bir yay çizerek etrafı gösteriyor.

 "Hamamın da kazanını değiştireceğiz derken hiç ettiler. Bozdular. İstemeseler de bozuldu gayrı.  Ne lüzum ederdi abi? Önce mayasını bozdular bizlerin. Muhtaç ettiler. Muhtaç olan neyder, tabi ki el dediğine gider.  Ne alakası var bu işlerin sağınan solunan, Allahını seversen doğru söyle abi?"

"Doğru diyorsun"

Onu bunu boşverdik hep birlikte. Cemal Beyin önerisiyle ne yapılırı konuştuk. Vardığımız bütün çare kapılarının kilidinin anahtarına dokunduk. Her dokunuşumuzda bu anahtarın sevgi, dayanışma, çok ve sürekli çalışma olduğun anladık.

 "Çal Dağı'na çam dikmekten de kolay, Tokat'ın Artova'sından üzüm getirmekten de.  Merkeplerden kurtulduk, kine ve tembelliğe kul olduk. Bekir'in dedesi rahmetlik, siyasetin koyu olduğu zamanlarda, şimdi eyle siyaset yok gerçi de, onu da geçtik, Sivas'a gelen büyüklerin nasıl adam olduklarını görür, gelir bize anlatırdı. Adamların ellerinde damar görünmezmiş, bimbiyaz, üstelik de kalem eliymiş. Yüzlerinde çıra gibi tütermiş sıhhat. Vara yoğa konuşmaz, hangır hangır gülmezlermiş. Diyordu ki bize; inceden bir galemisyağ kokusu siner ciğerlerinize, aklınız karışır, yeliyle sizi devirecekmiş gibi olurlar. Adamların ayakkabıları parıl parıl. Yağ döksen yalanır. Pantullarının bir desen kırışığı yok,gıravat işte onların boynunda medaniyet alametiymiş. Rahmetli Zeynel dayı ile konuşurlarken duyardım, ufacık da olsalar adamın gözüne büyük büyük görünürlermiş. Bir de, beri benzere tenezül etmezlermiş. Merhametli görünürler, eli açık olurlarmış. Ahalinin ileri gelenlerine hürmet ederlermiş. Yani anlayacağınız siyaseti siyaset gibi yaparlar, zehinlerde kalırlarmış." Sonu öyleyi bulması muhtemel bir sohbet. Adam tatlı konuşuyor, neresinden lafa girsen büyü bozulacak. O da ihmal etmiyor, arada bir "öyle değil mi Selo emmi, de hele yalan ne Mirza dayı, Kır Mustafa senin akrabandı değil mi Duran…" gibi sorularla herkesi dikkatli eyliyor. Yol başımız hizasında ya, geçen arabalara baksak da göremiyoruz. Otomobil lastikleri takılmış at arabaları gördüm göreli dikkatimi çeker, burada da var. Eskiden Durmuş dayının atları çekiyordu. Bu gördüğüm, kimindir bilmiyorum. Saçı sakalı karışmış sürücüsünün. Atların gözlüklerinde eskilerinki gibi süs yok. Cıngırtı çıkmadığına göre ziller de yok. Gongurdaksız yani. Ne güzel bir daha "gongurdak "diyebilmek. Atların ritmiyle can bulan o sesin aleti. Basit. Oval. Bırakınca ebedi billah sessiz durabilecek uysallıkta. Zilgillerden. Kelek takımından. Sürüyü peşinden sürükleyebilecek gözüpeklikte olan koyuna, keçiye veya çok sevilen hayvanlara iliştirilen ses aygıtı. Atlara yavan geliyor. Acaba elleri olsa, söküp atarlar mı ki atlar bu gıcık şeyi. Nallarının üstüne çakılıyken zangırdayan bedenlerini kamaştırıyor gibime geliyor. Hacmi yok denecek kadar az tekne taşıyor lastikli at arabaları. Ya bir un torbası ya başka şey, her ne olursa olsun atların çektiklerine değer mi ki? Çocukluğumdan beri değmezliğine inanıyorum. El ediyor adam. Şu sigarasına bak. Selam verirken bile ağzında. Bizimkiler de kafa kekiyorlar.

Nemin tadında çay birikti. Sohbet nereye gelmiş haberim yok. Yaraş'ın Beli'nden beri mi geliyor ki benim gönlüm. Bekir Bey'in sigarasından kadersizi yok. İzmarit neredeyse bitiyor. Yanıyor. O koku da biniyor çaylı neme. Oh. O bellerin aşıldığı yerde işte alıç ağaçlarına asılı bıraktığım çocukluğumun günleri. Kurbağaların viyaklarında, seğirir ha seğirirdi yüreğim. Hangi ayağımızla başlatırdık tırmanmaları bilmiyorum. O ağaçtan o ağaca. Sabahtan akşama kadar yazının yabanın koltuğunda solurduk. Buralar asfalt ve medeniyet kukuluydu. Kamyonlar, tırlar, minübüsler, traktörler buradan giderdi başka başka yerlere. Hungarya dediğimiz, uzun tırlardan korkup yol kenarlarına sindiğimin anlar ne karanlıktı öyle. Çocuk kaçırıyorlar deyi korkutulurduk. Biz büyüyene kadar kimsenin yavrusu eksilmedi oralarda. Kimseyi kaçırmadılar. Yol kenarlarına bile bakmıyorlardı adamlar. Ne zaman ki bağırır çağığırırsan şöyle bir bakıyorlardı. Sigara izmaritleri yanık vaziyette atıldı mı keyfimize diyecek yoktu. Ara ki bulasın. Bulunca da öflezlemiş ataşe canlılık vermek için üfüle babam üfüle. "Mehmet abi var ya abi, ha işte, o söylüyor. Demirel bir gün yurtdışına gidecekmiş. Demirelciler, biliyorsunuz O'nu pek severlerdi, her neyse; bunun kafasının değişeceğini, değiştirileceğini düşünürler üzülürlerdi. Hatta milletvekillerimizden biri -adını unuttum- bir taakket edelim demiş. Değişmiş mi değişmemiş mi. Demirel'in dönüşünde, çok sevdiği arkadaşı bu abimiz ile milletvekilimiz ziyaretine gitmişler. Milletvekilimize demiş ki bu bizimki, sen konuştur ben şimdi anlarım. Alet edavat hışırtısı, gıcırtısı var mı bakarım. Emme devamlı konuşsun. Hakiketen de, Demirel ordan burdan konuşurken, bizim abi de kulağını iyice adamın kafasına vermiş, cihaz sesi, alet gıcırtısı, hışırtı duymaya çalışıyor. Demirel -o zaman başbakandı biliyorsunuz- birden sağına dönmüş, hayırdır Memet Ağa, kulakları ziyan mı ettin, iyice yaklaştırdın. Yok demiş, dalmışım. Bitmiş ziyaret. Çıkmışlar dışarıya. Birbirlerine bakıyorlarmış. Milletvekili soruyor der, ne o Memet Ağa, değişmiş mi kafası? O da, vallaha ganaat getiremedim. Ses soluk duymadım. Adama da ayıp ettik emme demiş. Neler var neler…"

"Bulgur ne kadar olsun abi?"

"Az"

"Bir teneke?"

"Yeter"

Bekir Bey'in işi bu, herkesin yüksündüğü işleri yapmak. Kim olursa olsun, fark etmez. Yeterki misafir olsun. Gözlükleri buğulanmış. Aldırdığı yok. Zaten unutmuş gibi. Ona da alışmış. Zaten alışınca varlığını fark etmediklerimiz olmuyor mu, oluyor. Bekir Bey de, sigarası ve gözlüğüyle hemhal olmuş.  Yavaşça ayrılıyor aramızdan. Beş dakika geçmiyor ki bir iş halletmiş. Şimdi de bulgur. Otomobil lastikli at arabasından kucakladığı bile dükkanın önüne indirdi. Torba da yamalıklı. Ne güzel ki torba Beyazı. Un torbası derdik. Şeker torbası derdik. Öyle kalmış yamalığı leke gibi duran torbalar bizim aklımızda.

"Tamam abi"

"Allah razı olsun"

"İnşallah"

         Mutlu Bekir Bey. Bunu saklamaya çalışsa da dudaklarındaki titreme, ellerindeki telaş buna izin vermiyor. Rengi kırmızıya doğru koyulaşıyor. Tütün sarısına batmış bıyıklarını çekiştiriyor. Kapı ağzında. Sohbetin ne başını ne de sonunu biliyor. Yine de dinleme sabrı var. Her geldiğimizde böyle.

         "O daha ne ki gardaşım; aha şurda bir köyümüz var. Ordan bir hemşerimiz, adını vermeyim"

         "Şeref de canım"  

         "Hadi öyle diyelim. Şeref Tokat'a çalışmaya gitmiş. Adamcağız aylarca süren gurbetlikten sonra köye gelmiş. Duyanlar hal hatır etmeye gelmişler. Öyledir ya köylerde. Bir kadın da, Şeref'in karısına soruyor; Şeref abi gelmiş diyor, gözünaydın, nasıl, eyi mi diye. Karısı da, şükür Allah'a, geldi. Sağlığı da eyi, ne olacak heri. Emme gurban olduğum bacım, geldi gelmesine de, bir şeyler öğrenmiş, söylemesi ayıp,yüzüm ayağının altına, akşam yatınca, ağzını ağzıma getiriyor, dodaklarını eyice yapıştırıp soluğumu kesiyor, o neyse. Usandım diyormuş. Böylesi de var" Birbirimize baktık. Utandık galiba. Aklımıza neler geldiyse. Gülemedik. Tuhaf bir eziklik bu. Cemal abi gülse, bizde can cere kalmayacak ama, olmadı.  Şeytan gıdıklayıp durdu her birimizi.  Direndik.

         "Çıkacak mısınız abi?"

         "He ya"

         "Oldu o zaman, ayaklarınıza sağlık. Kusura bakmayın, kafanızı şişirdik"

"Olur mu canım"

Vedalaştık.

Ordan oraya derken akşamı etmiştik.

Sıcak çermik, kütük ev, Sivas köftesi derken özlemini köreltmiştik gönlümüzün.

Ankara'ya doğru bitiriyorduk zamanı.

Yol kenarlarındaki çadırların karaltısından sızan ışıklar canavar sidiği gibi.

Yaralarımıza işitilmedik hızda sızı bulaştırıyorlar.

Dün çapa yapanlar, şimdi kuytudalar.

Bulutlar güneşsizlikte ne kadar öksüzler.

Cemal Abi'nin dilinde "buna da şukür".

Doğan'ın "tarantula şahini" açıklaması anızlara çarpa çarpa türküleşiyor.

Temel'in "domuz gribi fıkrası", hani şu "dursunun gribi gitti de domuzluğu kaldı" hikayesi var ya, ona yer kalmıyor hafızada, yalayıp geçiyor sohbeti.

Bu yolların vurdumduymazlığına ne kadar çok roman sinmiş.

Bizim gidişimizi seyredenlerin bakışları niye uykularımıza kadar uzar ki?

Nere gurbet, nere değil sorularının yarattığı gelgitlere teslim olmamak için bulduğumuz yöntemlerin depreştirdiği duygulara bak.

Arkamızda koyduğumuz canlı cenazelerin köylerinde ışıklar konuşuyor.

"Arkanıza bakmadan nereye böyle?"

"Deliler"

"Analarını köy sokaklarında kör bırakanlar"

"Babalarını elin merhametine terk edenler, ele avuca düşürenler"

"Babalarını mezarlıklarda unutanlar"

"Analarının sütünü kusanlar"

"Dağ katilleri"

"Kendini bilmezler"

"Hamlar"

"Çiğler"

"Doymayasıcalar"

195 Okunma


comment Yorum (0 Yollayan) 


Son Yazılanlar
GÜLÖNÜ
ALT PERDEDEN
SUSMA YERİ
TÜRKÜCE
EŞİKTEN ÖTE
BAL DAMLASI
BENCESİ
ŞİİRLİK
KİTAPLIK
İNCE ELEKTEN
KALBURÜSTÜ
SÖZ TÜNEĞİ
ESKİDEN
ORDAN BURDAN
USTALAR
ONLARDAN
YARENLİK
VIDEO
Öne Çıkanlar
Çok Yorumlanan
Yazarlarımız