Bir cep telefonum var, sağ olsun Refik eniştem Hollanda'dan aldı geldi. Telefon geldi geleli elimden düşmüyor. Kimseyle konuştuğum yok, yazıyorum onun ile. Moda deyimle "cep leptabı". Orda yaz, burada yaz, yatarken yaz, söyleşirken yaz, ayıp etmeye başladık dostlara, ancak zamanla onlar da alıştı "leptablı" ellerime. Ben de bunu fırsat bilerek, onların ağzından dökülen -çoğu da çocukluğundan beri benimle gelen- tadı güzelleri yazmaya başladım.
"Meymenetsiz" nitelemesi de onlardan biri. Bu sözcük konusunda çok tutumlu olan bir çevrede yetiştim ben. Kolay kolay kullanılmıyordu, kullanılınca da mutlaka yanına öfkeli çiğirime (tiksinme), kenarına da okkalı bir küfür iliştiriliyordu. Güya söyleyenler, kahpelik, yüzsüzlük, arsızlık ve kitapsızlık nitelemesini aynı anda pekiştirerek söylemiş oluyorlardı. Bu durum, niteleyiş bakımından doğruyu işaret etmesine karşın, daha ziyade yürek ferahlandırmak için, sinir bozmuş kişilerin gıybetine söylenirdi. Ardından konuşulan kişiye gıcık olanların ortamında daha bir yerine oturmuşluğu olurdu. "Bilmem ne yaptığımın meymenetsizi", "suratında meymenet yok ki gavatın", "Allah nurunu esirgemiş meymenetsiz dürzüden", "mayası bozuk herifte meymenet ne arasın". Türlü ifade ediş biçimlerinin temel vurgusu, "güvenilmezlik, şeytan emrindelik, hayasızlık, nankörlük, haksızlık, duyarsızlık ve vicdansızlık" gibi kötüyü bildirmek üzerinedir.
Az ve yerinde kullanılması gereken bir nitelemedir. Orada bulunanlar tarafından onay görmez ise, geri tepmesi muhtemel bozuk tüfeğin namlusundaki küt kurşuna benzer. Pat diye değiştirir ortamın rengini. Çok az rastlanır ama etkilidir bu rastlantı.
Daha, şimdiye kadar, "meymenet" sözcüğünü kullanıp da bu sözcüğün ne anlama geldiğini bilene rastlamadım. Ancak kimlere dendiğini bilmeyen yok. Hemen herkes, hangi tür kişilik ve alışkanlıkta olan kişilere söylendiğini üç aşağı beş yukarı biliyor. Sözlük ve ansiklopedilerde "Meymenet" sözcüğü "iyi nitelik, kılık, uğur, hayır, bereket" çağrıştırırken "meymenetsiz" de "uğursuz, suratsız, kılıksız, huysuz ve ters" kimselerin tarifinde görevlendiriliyor. Her biri için, ayrı tatlar tarif etmek mümkün olan bu açıklamaların dile getirilemeyen anlam tütümlerini, söylenirken, "anında ve yerinde" kucaklamak lazım. O tütümlerin ısı alanında -akılı ve beğeniyi gıdıklayan, sinirleri kışkırtan veya yatıştıran- sesten daha koyu ve etkili, insanın ruhuna, hatta zihin bohçasına –görüntü olarak- kenetlenen doyuruculuğu taşıyan renkli dalgası vardır.
"Meymenetsiz" için de aynı yük söz konusudur. Onun yükünde, kullanılma sıklığı ve nitelediği görüntü nedeniyle mizah kıvamı da bulunur. Sözcüğü tanıyan bizlerin, o sözcüğün ününü duyunca kesinlikle aklına "bir kişi", "tip" gelir. Diğer dillerde olduğu gibi, Türkçede de anlamlı her sözcüğün "sosyal bilimler" ile ele alınabilecek "sesten ve biçimden" öte geçesi vardır. Geçe demeyelim de buna, "anlam heybesi" diyelim. Sözcüğün dalının ortasına ekli, yaşadığı devirlere uyum sağlamak için karşı karşıya kaldığı değişmelerin kayıtlarını içine alan, görünmez ama tadına varılır renkli bir heybedir bu. Sözcüğün izleği, ardalanı, öyküsü ve çilesinin de kayıt torbasıdır bu heybe. Her neyse.
"Meymenet" sözcüğünün bohçasını açmak değil amacım. Bu sözcüğün, hısımlıklarına akıl sır ermeyen "öfkemizin, sevgimizin, hışımızın ve küfrümüzün" köklerine sarılı bulaşkanlığına dikkat çekmek istedim.
Anadolu'da, tek başına ele alınmaması gereken bir çokluk olarak düşündüm meymenetsizi. Bir olumsuzluğu açığa çıkarma, bühtan eyleme ve yayma aracıdır bu sözcük. Hal tarifinde daha ışılak duruyor "meymenet". Bu da bir yana. Köylerini anımsayanlar, yitirdiklerine değme hissiyle eğrilenler, bu gününe anlık anlamlar yükledikçe yorulanlar, dünü ile bu günü arasına gövdesini koyup uyuyakalanlar, burnu koku almayanlar," bişeyciler", beyazı kırolaştıranlar, dostlarını tekkbaşınalıklarına imrendirmek için çırpınanlar, üstten baktıkça bozulanlar, bozuntuya vermeyenler, buluttan nem kapma migreni olanlar, onun bunun karizma (büyüleyicilik) çiziklerinde duygularını boğduranlar, televizyon ve gazete rüzgârında ömür ırgalayanlar, bile bile unutmuşlar, inada uyumuşlar, hayrına bile hatırlamayanlar yani vefasızlar, gülüşlerinin susuşuna acımayanlar, yüreğini sokaklarda kıtır kıtır doğratanlar, dağı taşı ve toprağı kendinden saymayanlar, vicdanında yetim hakkı ateşi demirletmişler, ucuza yananlar, içine dürükler, dışını saklayanlar, görmezden gelenler, çıyanlar ile alakasını kurmakta çok zorlanmadığımı belirtmek istedim. Öğretmen arkadaşım Murat Belge, Yozgat'ın bir köyünde "meymenet" adında bir kadının yaşadığının söyleyince tarifi zor bir duyguya kapıldım. Tuhaf ama güzel.
Uğur, uğurlu, uğursuz, sözcüklerini hangi hısım ve destek sözcükleriyle kullanırsanız kullanın "meymenet ve meymenetsizi" kendi söylenişindeki ezginin verdiği tat gibi duyumsatamazsınız. O, dil etinden öte geçelerde koyulaşan bir ferahlığa götüren cılga yola benzer. O, cıvdırmak -fıttırmak- sınırındayken kızağa çekilen sinir ucu yarasını didikleyen kirkit dişidir. Bakışları gülüş şırasına eğen apışıp kalmaların sızıntısına karındaş serinliğin yontulmamış yel heykelidir o. Dil, onu söylerken, taş emen burkulmayı konuşturur. Vefasızlığın piçleştiren huzursuzluğunda çıtırdayanların çehresine tükürülür harf harf.
Köylüdür o.
Karadan griye dönen toprak ahlakı gerinir çağrışımlarında.
Değirmen taşlarında didişen yosunların kitaplarımıza tüküren gecelerin başucu sözcüklerindendir.
Can kapısında kilit pasıdır.
Namertlik yaygarasında "kelime-i muhanettir"
Özenli bir kirlenişin aşka ve sevgiye bıraktığı solucan kıvrımıdır.
Adından utananların cinsine tükürmeye çıktıkları balayı kurdudur.
Nafaka uğruna boğazlaşma, bile bile sütübozukluktur.
Topyekün yaralanmak, birebir kıyıya vurmaktır.
Muhanetliktir.
İrkilmedir.
Birdahasızlıktır.
Dehşet çıngısıdır meymenetsizliğin açtığı gediği zorlayan çıngı.