Header
Ana Sayfa | Giriş Sayfası | Sık Kullanılanlara Ekle
  Site İçerisinde Arama     » Dataylı Arama
BÖLÜMLER
ARŞİV
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pz
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930
Sendikasyon
MAİL LİST
OYLAMA: Sevdiklerimizden
MÜZİK İLE
ŞİİR İLE
KİTAP İLE
SİNEMA İLE
HEPSİ İLE



KUŞPAYI

Nov 12,2009 Yazar: Abbas TURAN

Bıçağımı bileyeli on dakika ya oldu ya olmadıydı. Başımı kaldırdım ki ne göreyim; inekler kayalığa tırmanıyorlar. Biri, ta yarın başına gelmiş bile. Yuvarlandı yuvarlanacak. Adamın gözü cayıyor. Bıçağımı bir daha yokladım. Tamam, duruyor kınında. Kın da o biçim ki, babam dikmiş. Camız gönünü incelte incelte, yuryumuşak etmiş garibim. Onu da bizinen, çuvaldızınan dikmiş. Rastgele biçimli, ama sağlam. Ne günlerdi abi ya? İneğe doğru gidiyorum ama umudum yok, o inek sağ gelmez. Bağırıyorum resmen;"ineeek yaradanını seversen bu yanı gelme, öte dur. Tınmıyor ki. Geri dönüşü zaten imkanı billah yok. Nasıl koşuyorsam yokuş yukarı, birden hıtım kesildi. Neçe sonra kendime geldim ki abooov, kardeşim Ünal, ardımdan fini firat ediyor. "Abi nolur gitme, yardan uçarsın. Ölürsüüüüün"

Duydum duymasına da, yarın başına varmıştım. Nasıl ettiğimi bilmiyorum, ineği cepheden karşıladım. Ön ayaklarının gövdeye bağlandığı yerlerden, uyluklardan kavramışım geriye doğru yiltiyorum. Allah var şimdi; hayvancağız da ne yapmak istediğimi anlamış gibi, bana yardımcı oluyordu. Kıpırdamıyordu. Bir kıpırdasa var ya, lembür lümbür ineceğiz kayalıklardan. Aşağıya bakmanın imkanı yok. İnek de ben de soluğumuzu tutmuşuz bu azabın bitmesini bekliyoruz. Bir ara yan gözle kayalıklardan aşağıya baktım, baktım ama gel de sen bana sor, az kalsın arkamüstü uçacaktım. Cedelleşe cedelleşe ineği yukarıya doğru yan düşürdüm. Ayağımı direçlediğim o kaya çıkıntısına iyice berkittim kendimi. Ya Allah bir daha son gücümle ineği yilttim. Garibim inek de, olanı biteni seyrediyor, olacakları nerdeyse nefes almadan bekliyor. Bu arada kendimi de sağlama aldım. Sonradan, Ünal'ın söylediğine göre, çabuktan kendimi kurtarmışım, yarın başındaki düzlüğe yatmışım. Gözlerimi bir açtım ki inek yüzümü yalıyor. İçim birhooş oldu. Gözlerim doldu. O güne kadar hiç görmemiştim bir hayvanın minnetini bildirişine. O şaşkınlık ile yerimden kalktım. İneğin de önümsıra sığırın kalabalığına daldığını gördüm. 

Sağ yandan ayrılan inekler de Kanber amcagilin yoncalığa dalmışlar. Demek ki biz ineği kurtarmanın havgasındayken, fırsattan faydalanmışlar canı sağolasıcalar. Kuştuk. Çıkardık yoncalıktan. Her bir yana dağılmış inekleri toparlamak zordu.. Ünal'ın eli ayağı birbirine karışmış, gözleri kıpkırmızı, canı dudaklarında seğiriyor. Harala gürele derken, sol yana savdığımız inekler de Sebo dayıgilin yoncalıklara daldılar mı, vay babam vay, taa tarlanın ortasına doğru varmışlar. Koş ha koş. Yoncadakilerin önünü almaya giderken Ünal'a öbür başı çevirmesini söyledim. Düşe kalka koştum. Vardım ki bizim kurtardığımız inek de orda. Düzgün tüylü, kuşbürnu kırmızısı ile kahverengi arasında bir tüyü vardı hayvancağızın. Gözlerinin kenarlarında cirbit hiç görmedim ben onun. Cirbitli hayvanlar çorludur. Bakımsızdırlar onlar. Bir de mal hötürek oldu mu, anla ki onda inceden bir hastalık peydah olmuştur. Bizimki öyle gınemetsiz gınemetsiz yiyor ki kopardığı yoncaları. Avurtları gubarıyor. Davul gibi geriliyor cehresindeki deri. Allah seni inandırsın vura vura zor çıkardım. Çıkana kadar bile bir gucak yonca yoldu yedi. Yedi yemesine de iş kötüye gideceğinden korkuyorum. Biliyorsun ki, yonca malları şişirir. Suyu da içinde çatlar kalır hayvanlar. Kaç tanesini kulağından kan alarak, saatlerce geviş getirmesini bekleyerek kurtardık. İnek de bir güzel abi. Adam kıymıyor ki baka. Gerdanına aşağı boz bir çizgi var. Gözlerinin kenarlarında yusyuvarlak siyahlıklar var. Dudakları salya sümük değil, dişlerini sıkıca örten, genç sağlamlığında. Tertemiz. Gıdığı değirmi, arıklarınkine benzemiyor. Kaburgaları çıkık gözükmüyor. Her gün kaşağılanmış gibi, kılları düzgün, parıl parıl parlıyor. Baldırlarında çakıldak göremezsin, yok. Bazı mallarda olur bilirsin; yatıp kalktığı yerlerden baldırlarına bulaşan, gerek mal boku gerek çamur çaylak, hayvanın kıllarında taş kadar sert olmasa da, taş gibi birikir kalırlar. Onlar da zamanla tutunduğu kılları kopartarak kel ederler hayvanın orasını burasını. Bunda öyle bir şey yok. Düşün, o kadar da temiz. Ayak bileklerinden sağ öndeki ala. Alanın içinde beyaz ile siyah da var. Çok fark edilmiyor ama alnının ortasında da, bir iki benek renk açıklığı var. Cin gibi bakıyor adama.

Ünal da önüne kattıklarını getirdi. Çayırın sağ tarafına, aha şöylemesine biriktirdik malları. Soluk seslerini bir duysan, kavgaya gireceklermiş gibi. Hopur hopur hoplayanlar mı dersin, höğürenler mi dersin, kuyruklarını sallayarak sinek kovmaya çalışanlar mı dersin.

Dağın eteklerine saralım dedik sığırı. Yoncalıklar sağımızda kalsın, üst yan dağ alt yan da bizim tarafımızdan kesilsin dedik. Onlar da karınlarını doyururlar. Ot bol. Ot bol da, yazının yüzü olduğu için, tabanı da biraz taşlık, onun için az kuruluk var. Olsun, çoğu genç daha. Düve. Dişlerinde eksik olan malları pek tutmaz bizim köylüler. Ya kavurmalık olarak keserler ya da kasaplara satarlar. O huylarını seviyorum bizim oralıların. Dişleri olmayan mallar vallahi çok zorlanıyorlar yayılmakta. Diğerleri bir yolumda bir çap alırken ağzına bunlar ya alıyorlar, ya alamıyorlar. Bazılarının damakları taşa, çalılara, dikenlere veya köklere denk gelip acıyor. Izdırap veriyor hayvanlara. Ne etsinler, mecbur karınlarını doyuracaklar.

İkindiye daha var. Malların areğine doğru gidelim dedik. Gölgemiz batıdan doğuya doğru uzamaya başlamış. Malları doyuralım derken felaket acıkmışız. Kendimize gelince anladık bunu.

"Ne o Ünal, yalpalıyorsun"

"Buna şükür"

"Acıktık"

"Hemi de nasıl"

"De hadi gidek"

Yel bölükleri düşüyordu alnına Bektaş'ın. Yüzünde bir gölgedir; gülüşleşiyor, hüzünleşiyor, türküleşiyordu. Sol koltuğunun altını, sağ elinin dört parmağı ile usuldan, gıdıklar gibi kaşıyor, zihninden geçenlere dokunulsun istemiyor gibiydi. Kaşlarının gediklerinde gezinen kırışıklıklar bir keman sızısı misali dokunuyordu bakıp görebilenin yüreğine.

"Yoksulluktur belamızın ana gemisi. O götürüyor defalarca tosladığımız kayalıklara. Bakma sen çoluğun çocuğun akıl verdiğine, dayanmak gücümüz oldukça, zamaneye göre aptallığımızı ele veren öykülerimizi, üşütmeyen ve yakmayan gömlek gibi gezdireceğiz tenimizde. Adam bana soruyor, yaşın olmuş kırk, niye evlenmiyorsun, ee ne deyim? Bu sorunun cevabı, bir ömrü söze yığmak demek, ona da lüzum yok bunca şeyden sonra"

Açtık azığımızı. Güzel de bir yerimiz vardı o yaylım ağzında. Oturduğumuz yerden dört yanımızı da görebiliyorduk. Bir iki malın dışında malların hepsi uslu uslu geviş getiriyor, uyukluyorlardı. Hoplayan zıplayanlar da fazla uzağa gitmiyorlardı. Biz onları iyi tanıyor, onun için de içimiz ferah dinleniyorduk. Çökelik, yufka ekmek, omaç, bir iki yeşillik ve torba yoğurdundan ibaret olan azığımıza diyecek yoktu. Var ya abi, acıkınca soğan ekmek bile bak kaymak oluyor, dinime imanıma bak. Ünal'ın keyfi yok emme. Zoraki dıhışlıyor. O'nun suratından düşen de bin parça. İkide bir arkasına dönüyor ve "ucuz kurtulduk ha" diyerek ağzındakini gevişliyordu. Ucuz kurtulmadık ki. Öleyazdık.

"Geç kalmayalım. Akşama doygun götüremek malları. Çabuk yiyelim de bir su içirelim şunlara, daha iyi olmaz mı?"

"Olur"

"Ben bir fırlanıp geleyim"

"Nereye?"

"Yonca yiyenlere bakmak için"

"Ha tamam"

Aşağıdan gelen hızar hırıltısına dayamış yüreğini, dudaklarının karıncalanır gibi titreyişini engellemeye çalışıyordu. Sağ ayak ucunu beton yüzeye direçleyerek bedenini ırgalayan sallantıyı ninni gibi sürdürüyordu. Sakal diplerinde, duluklarına doğru çekilmekte direnen etlerinin masal bitkilerine benzeyen adsızlığı seyre değerdi. Koca koca kemiklerden ibaret kalmış eliyle, içinde soğumuş çay bulunan naylon bardak en yabancımızdı. Bağlamalar, gitar kırıkları, ağaç kavlakları, sigara kalıkları, bozarmış gazete kâğıtları, toz içinde benliğini yitirmiş çeşit çeşit kalemler. Dalgınlığımızın denizine dökülen bilgisayar iniltisini arada sırada fark etsek de çarçabuk unutuyorduk.

"Emanetin gözü yerdedir. Niyeyse, emanete bekçi olanlar hep fukaradır. Çobanlar çok bilmezler; o gördüğün mal davar da emanettir. Seni yere göğe sığdıramayanların ineğinin tırnağına zarar gelsin de gör. Köye sığmaz eder seni. Ne aylaklığın kalır, ne acitliğin kalır, ne de dağın taşın gövdesi üzerinde aval aval gezdiğin, salahanalık ettiğin kalır. Allah başa vermeye. Çobanları korursa Allah korur. Esirgerse yine O esirger"

Fırlanayım dediğime iyi etmişsim, tam zamanında kalkmışım sofranın başından. Kayalığın başından yara uçmasına meydan vermediğimiz ineğin çatlamasına az kalmış. Karnı olmuş davul gibi. Hayvan nefes alamıyor. Zaten alacak halı da kalmamış. Kulaklarının ardına kadar gerilmiş. Ünal'a bağırdım. Koştu geldi. O'nun da gözleri aha beyle beyle oldu. Kocaman kocaman. Korktu. Elimiz ayağımız birbirine girmeden bir şeyler yapmalıydık. Aklıma Zeki abinin yaptığı bir kurtarma geldi. Hemen gözümün önünde canlandırdım, çıkardım bıçağı, yedinci kabırgasının altına, yan yana dört parmak derinliğinde bastım bıçağı. Bıçağı dürtüp çıkartmamla birlikte ineğin midesindeki yonca parçaları fırlamaya başladı. Öyle bir gaz çıkıyor ki, neredeyse ineği yere çakacak. Arkaya yiltiyor ya. İnek de ağzı açık, kafasını yere koymuş, malim malim bakıyor. Bir iki dakika içinde inek yarı yarıya küçüldü. İnceden bir kan sızıyordu bıçağı dürttüğüm yerden. Merakı kuşatmış korku ve telaşın esiriydik ikimiz de. İneğe ne olacaksa bir an evel olsun istiyorduk. Değnek ile şöyle bir kahtım. Yekindi. Sevinç boğdu beni. Ünal'a bir baktım, sanki kendi bıçaklanmış gibi dolanıyordu. Bir bu yanına geçiyor ineğin, bir o yanına. Çarçabuk gözlerine eğiliyor, mutlu oluyordu. O yanı bu yanı derken, inek ayağa kalktı. Biz de yarabbim şükür dedik. Yarasına bile aldırış etmeden diğer sığırların arasına katıldı. Başımızdan bir karlıdağ kalktı. Ortalık karardı da ışıdı sanki. Yer oynamasına kapıldık da kurtulduk gibi.

Aklının gerisinde görünür olmaya zorlayan tarlaların enginliğine uzatmıştı kelimeleri. Her tarif edebildiği hissedişinden sonra yükü yeğnileşiyordu. Gözlerindeki anlam akışı ile dilinden dökülen sözcükler ara sıra ayrı kulvarlara sapsa da derin soluklanmalarda düğüm topağı gibi buluşuyorlardı. Çayın buğusuna tutunan tozların nerelere yağdığını anında göremesek de, çamurumsu birikmeleri yüzeyde seyredebiliyorduk. Spor ayakkabısı ile gelenlerin taban izlerini kim olsa fark ederdi.  Dalgın vaziyette birkaç saniye harcıyor, göz kapaklarını açıp kapatarak bundan kurtulduğunu ilan ediyordu.

"Elbise boktan, ayakkabı boktan, taşın toprağın içinde beden sürümek anlatıldığı gibi kolay değil. Kesim kesilen tarihte çoban hakların verilmez, elinde de variyetin olmaz ise, dağın kurdundan kuşundan olacaksın. Onlara benzeyeceksin. Öğreneceksin yapışıp dağların göğsünden emmeyi. Neydip edip doyacaksın topraktan. Kapatacaksın üstünü başını. Ayar denir buna ayar. Muhanet dediğin nedir ki, selam vermez, selam almaz, yüzünü görmezsin olur biter. Bu öyle değil ama. Hem var olacaksın, hem de sürükleyeceksin canını ekmeğinin peşinde"

Daha kuş payımı atmamıştım. Ünal ne yaptı onu bilmiyorum. Çünkü biz kendimizi bildik bileli kimse ne zaman ve nereye kuş payı koyduğunu söylemezdi. Koymaz isek lanetleneceğimizi, bereketimizin ve huzurumuzun kaçacağına inanırdık. Bir iki lokma daha geçirelim boğazımızdan dediysek de olmadı. Sığırı arekten yürütmenin zamanı gelmiş geçiyordu. Holadık. Alttan yanını ben tutuyordum sürünün. Çocuğun benzi kül olmuş. Zaten çelimsiz. Küçük. Azıktan cebime ayırdığım kuş payını tıknaz bir çalının gölgesine bıraktım. Bu gün olmasa bile yarın öğlen sıcağında gölgede deşinmek isteyen bir kuşa denk gelirdi. Ya da bir sıçana kim bilir. Biraz ekmek, az da çökelik. Sür ha sür, akşamı ettik sayılır.

"Bıraktın mı Ünal?"

"Hee"

"Eyi"

"Aman o soyhaya bakar ol"

"Görmedim ki daha"

"Neeee?

"Vallaha bak. Ben de senden yanda yayılıyor sandıydım"

"Eyce bak hele, bir yerde kalmasın"

O yukarı kanadı ben aşağı tarafı kolaçan ettik. Yok. Geriye doğru gideceğim. Ünal'a öğüdümü verdim. Tamam dedik. Koştum. Aklım inekte. Ayağım yere değiyor mu değmiyor mu bilmiyorum.

Taa nerde kalmış hayvan. Soğumuş bile. Gözleri yarı açık. Karnının üstüne çökmüş. Başını sağ yana düşürmüş. Dili yarı dışarıda. Kalbim çatladı çatlayacak. Bıçağıma uzandım. Aldım elime. İneğin seğirir damarı yok. Can çıkmış. Bıçak vurulacak gövde değil. Kurda kuşa kalmış. Bağırarak ağlayasım geldi. Bağırdım, ağlayamadım. Nutku durmak derler ya, hemen öyle oldum. İneğin düştüğü yerden çevreme şöyle bir baktım. Ferahlığın üzerine çökmeye çalışan akşam alacası etlerimi yolar haldeydi. Ey kurban olduğum Allah dedim içimden, ne ettik de bu iş geldi başımıza babam ne der, babamı da boşver sahibi ne der? Keşke yer yarılsa da dibine girsem, öyle beter oldum ha.

İneğin ölüsünü tarif ederken tırnaklarına kadar ayrıntılara inişine eşlik ediyordu gözlerindeki buğuyla beslenen yaş. Elmacık kemiklerine doğru yol alışı ömründen de uzundu sanki. Her damlayı dudaklarına gelinceye kadar fark etmiyordu. Fark edince de sol eliyle yok etmeye çalışıyordu. Burada da akşam olalı epey olmuştu. Bilgisayarının ekranına döndü, şöyle bir yaklaştı. Çehresindeki kabalığa sığmayan acının oğul verişi de bilgisayarın ekranından bana doğru yansıyordu. Uzun kirpiklerini fark edemesem de, göz uçlarına biraz sonra dokunacak fotoğrafların çocukluğunu, gençliğini ve düşlerinin birazını bıraktığı o dağların fotoğrafları olacağını biliyordum. Ekrandaki görüntü değişirken şöyle bir yüzüme baktı. Aklında kalanları unutmak için benden yardım ister gibiydi. Uzansam her acısını göz uçlarından alabilirdim. Uzanamadım. O halen konuşuyordu zihnimin bir köşesinde.

"Can sürüklemek ne zordur bilen bilir. Canından haberi olmayanların canlıdan haberi olur mu, olmaz tabi. Sokaklara bir bak, yüzünü ekşitmeyeceğin ne var. Çocukların dışında. Ağıtlara hacet kalmamış. İstediğin yerde ölebilirsin. Kuş paylarını toplayan yiğitler çöplüğüne dayan dayanabilirsen"

Alnının açıklığında, gözleri ela, ayaklarından biri ve alnı benekli bir inek ölüsü duruyordu. Sırtının orta yerinde kahrın çınarı boy vermiş, bilgisayarın ekranına gölgesi düşüyordu bu çınarın. Bundan kendisinin bile haberi yoktu.

O, gürültüde ıssızlık doğurmaya çalışan bir acayipliğin tesellisinde uyuyakalmış gibiydi.

Kazım TAŞYÜREK ve Nesimi ÖZKAN'a dostlukla.

246 Okunma


comment Yorum (0 Yollayan) 


Son Yazılanlar
GÜLÖNÜ
ALT PERDEDEN
SUSMA YERİ
TÜRKÜCE
EŞİKTEN ÖTE
BAL DAMLASI
BENCESİ
ŞİİRLİK
KİTAPLIK
İNCE ELEKTEN
KALBURÜSTÜ
SÖZ TÜNEĞİ
ESKİDEN
ORDAN BURDAN
USTALAR
ONLARDAN
YARENLİK
VIDEO
Öne Çıkanlar
Çok Yorumlanan
Yazarlarımız