Header
Ana Sayfa | Giriş Sayfası | Sık Kullanılanlara Ekle
  Site İçerisinde Arama     » Dataylı Arama
BÖLÜMLER
ARŞİV
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pz
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930
Sendikasyon
MAİL LİST
OYLAMA: Sevdiklerimizden
MÜZİK İLE
ŞİİR İLE
KİTAP İLE
SİNEMA İLE
HEPSİ İLE



abbasturannoktacom'u usanmadan ziyaret eden gönül kardeşlerime yeniden MERHABA

Nov 09,2009 Yazar: Abbas TURAN

Sevgili kardeşim Mahsun Turan, yeri geldikçe; "admın tarihi başına beladır" der.

Üzerinde durmak gerektiği bir yana, irkiltici ve eğitici bulurum bu sözü.

Belayı, "musallat olan, tebelleş olan, ayrılmayan, her gittiğimiz yere bizimle giden" olarak düşünürsek, Mahsun'un ifade etmek istediği anlamı tıpa tıp yakalamış oluruz. Bu demek oluyor ki, hafıza kaybımız olmadığı sürece, eski yaşantılarımız zihin dağarcığımızda sürekli işler haldedirler. Bunların her birine, anı da denebilir. Bir bakıma, bizi biz edenlerin arka bahçesinde oynaşan ses, madde, görüntü, duygu ve özlemlerin izdüşümleridir bunlar. "Tatlı" veya "acı", sonuçta, bizim ruhumuz ile sürekli oynaşır haldedirler.

Konuşma yeteneği olup da, çocukluğundan veya okul yıllarından söz etmeyen insan var mıdır, ya da aklının yettiği zamanları bilmeyen? Yaşantılar, ömür denen hakkımıza "deneyim izli" kaydedilirler. Ölene kadarki biriktirdiklerimizin hepsiyizdir aslında biz. Bir filozofun bu yuvarlamayı acemice bulması muhtemeldir, ancak bence, yabana da atılır türden değil. İnsana ve onunla ilgili her şeye farklı açılardan bakanlar var tabi de; gördükleri her şey yine, insanın görebildikleri kadardır. Sapma payını da bırakarak, bulabildiklerimiz üzerinden bilgi üretmek en iyisidir. Adı üstünde, "bilgi", farkına vardıklarımız, bize anlamlı gelenler, bilmekle yönetip hâkim olduklarımız. Bilgilerin, zihine ve davranışı var eyleyen emirlere siniş sürecinin de bir tür anılaşma biçiminde olduğunu düşünüyorum. Hiç unutmadığımız bilgileri öğreniliş anındaki heyecan, sevinç veya aksi nitelikteki duygulanımlarımızdan soyutlamak mümkün değil. Hatta nerede öğrendiğimiz, kimden öğrendiğimiz, nasıl öğrendiğimizin de fotoğrafları vardır zihnimizde. Belleğe saklanan yaşantıların kabı veya kını gibidir onlar. Çağrışım hızına paralel olarak anamasak da, jilet yalımı gibi hissettiriler onlar kendilerini. Anılarınızın, arasıra zihnimizde yalımlanıp yüreğimizde kasılmalar yaratış süreçlerini incelerseniz göreceksiniz ki yarıdan çoğu bilgi ve görüntü gelgitidir. Onların bilgi niteliğine bürünmesinde, akıl, duyu, deney ve sezgi harmanlarından geçerken saflaşmasının payı vardır. Amacım, işin felsefesini bir yana bırakıp, Mahsun'un dediği yere yeniden gelip, "adamın başına bela olan kişisel tarih"i nasıl tanımlayabileceğimiz üzerinde durmaktır. Zamanın bir yerinde, tarihimizin belli dönemlerindeki icraatları, kişileri, kişilikleri ve ilişkiler örgüsünü hazzetmediğimi, bazı devirlerdekileri de tam tersine övünçle andığımı ifade ettim. Akşam düşündüm ki, bu dönemler birbirinden bağımsız değiller. Arada, iki devri tak diye ortadan bölen bir boşluk yok ki. Geriye yalan yanlış bilgiler ile oluşmuş önyargıların etkilediği hislerimiz kalıyor. Demek ki onlara göre bir yargıda bulunmayı da akıl hazzetmiyor.

Ne olacaktı peki?

Elbette ki, bilgi, gönül ve duyguların kucaklaşacağı, hiçbir yerde utandırmayacak bir kabul üzerinde durmalıydım. Bu da, kimsenin itiraz edemeyeceği, "hemfikirliği" zorunlu kılan gerçeklere dayanmalıydı. Tuttum, "kuyruk acım" diye nitelenebilecek, beğenmediklerimi kabul ettim. Yani varlığını ortadan kaldıramayacaklarımı zamanına göre değerlendirdim, onların tarihsel konum ve değerlerine göre yerimi belirledim."Ben olsam öyle yapmazdım", "öyle yapılmasına elimden geldiği kadar müsaade etmem", "onların hukuksal ve duygusal zeminini ortadan kaldırırım", "aksinin güzelliğini ispatlamanın çabasında olurum". Hele bunlar "kıtlıklara maruz bırakma", "asma-kesme", "hakkında katli vacip fermanları çıkarma", "güzel ahlak" ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde "parası olanın düdüğünün öttüğü ortamlarda" astığı astık, kestiği kestiklik fırtınası" gibi şeyler ise, daha da bir anlam kazanır çabalar. Olabilir; kimileri için, zaruri uygulamalar olsa da, benim açımdan halen olumsuzluk ve haksızlık sayılan bunlar, insanlığın "güzel" olan değerlerine göre kıyaslandığında da olumsuzdur elbette.  

Kaçtıklarımız ve yanında olmak istediklerimiz de, "bilgi" ve "geçmiş" olarak hanemize yazılmış, unutmak ve yok saymak da mümkün değil. Hatta her ikisinin sonuçlarının da bizim "şimdimizde" etkisi var. Toplamında yer almaktan kaçındığımız "şimdiye kadarkini" reddetmek de imkânsız. Elimiz mahkûm kabul edeceğiz. Ancak, adlarını koyarak, toplam tarihte kaçtığımız veya yaklaştığımız "şeylere" göre konumumuzu da, bilgi ve duygularımıza ihanet etmeden belirlemekte sayısız güzellik vardır. Ondan sonradır ki, başkaları ile kesişen "ortak değerler" anlamlı ve sürekli dayanışmaya sebep olur.

Aklıma geldi de söylüyorum, "ben sivaslı değilim" desem neler değişir? Bunu deyince, Sivas'ın durağan yanı –dağı,taşı,suyu- değişmeyecek. Benim, sivaslı olmadığıma inananlar için de büyük ölçekli bir etkisi olmayacak bu cevabın. Gelelim insanın içinde her gün patır patır patlamalara sebep olacak olan, "kendine yalan söyleme" işine. Al başına belayı. Bela ki ne bela. "Ben bunu niye böyle dedim ha dedim".

Yanından ayırdığın an, tıstımbıl ortada kalacağını hissettiğin gibi, gereksiz ve seni ayrıntılarda boğulmaya sevkedecek kadar da önemli, "dikkatli olma telaşının" esiri olacaksın demektir. Bir kere, bu konuda sürekli uyanık olacaksın, yine sürekli kendinle çekişeceksin, çelişeceksin; güvenilmez olduğuna, değersiz olduğuna, dil, huy gibi şeylerinin seni ele verdiğine tanık olacaksın; diğeri olmanın güçlüklerine değdikçe insanlığın, umudun azalacak, mutsuzluğun "süreğenine" tutulacaksın, ne lüzum ederse tabi. İstemiyorsan böyle bir sonuç, belanı seveceksin. Ya da, elinden bir şey geliyorsa tatlı belalar ile öreceksin hayatı. Bir yalanın gölgesinde vazgeçeceksin kendinden.

Yekinip yekinip çakacaksın "kendini" oturduğun yere.

            Bundan sonrası ise, vicdanın tel örgüsüne takılıp cırım cırım yırtılmamanın hikâyesidir.

            İlahi bundan sonrası.

            Merhaba!

311 Okunma


comment Yorum (4 Yollayan) 

  • Rica ederim Abbas Bey, ben de size teşekkür ederim. Yazdıklarımdan öte Adem’ e dair yazacak, söyleyecek bir şeyim yok, ama Havva’ya dair yazılacak ve yapılacak bir yığın iş var beni bekleyen… Adem’in yüzyıllar içinde Havva’yı dizginlemek, esaret altında yaşatmak ve sömürmek adına verdiği savaş neticesinde bu gün kendi tarihinin başına bela olduğunu söylemekten başka yapabileceği pek fazla bir şeyi yok… Çünkü Adem’in içinde ki faşist ruh daha fazlasına izin vermiyor… Onun faşist ruhu; gerçekler karşısına dikilip dile geldiğinde, şiddete başvurmak, susturmak ve yok etmeye programlanmış... Adem Hava’nın özgürlüğünü alarak kendi cehennemini kendisi yarattı, attığı her adım ve tokatta bela olan tarihini bir kez daha alıp doladı başına… Havva kendini var etmeyi başaracak, yeniden dirilecek ve Adem’in kirlenmişliğini de temizleyecek… Havva kendini doğuracak, Adem’i doğuracak… Temiz bir toplum yaratacak, tarihin gölgesinde ve sevgiyle…
(Yollayan March 14, 2010, 1:12 PM Melek Yayla)

  • Sayın Melek Yayla merhaba, İlginiz ve duyarlığınızdan ötürü teşekkür ederim. Kendi adıma tabi. Bile bile hatalara devam etmek ("yamuk yumuk işler") elbette bilinçli bir tercihin hakim olduğu süreci çağrıştırıyor. Kesinlikle yazdıklarınızda öte söyleyeceklerinizin olduğu açık, ancak bu kadarıyla bile, başımıza bela ettiklerimizin üreticisi ve vurgunu olduğumuzun acı tadını duyumsatmışsınız. Doğrusunu yazmışsınız. Saygılar.
(Yollayan March 13, 2010, 4:02 PM Abbas TURAN)

  • Yazınızı bundan aylar önce de okumuştum, bu gece tekrar okuma gereği duydum... '' Dikkatli olma telaşı'' içinde yaşayan, sürekli ne dediğini ve neden dediğini hatırlamak zorunda kalan insanlarla örülüyken etrafımız, burnumuzun dibine kadar bile girmişlerken, sizin yazınızı okumak iyi geldi... Sonra Mahsun Turan'ın yorumunu da tekrar okudum, daha önce okuduğumda çok etkilemişti beni... Şimdi gerçekliğini tartışır haldeyim. Bir arkadaşım zamanın birinde eğer bir yazının gerçekliği yok ise o yazının değersiz olduğunu söylemişti. Şimdi düşünüyorum. Adem'in yüzyıllarını ve Adem'in gerçeği fark ettikten sonra bile hala kendi yüzüne seve seve ve bile bile kara çalmasını... Adem tarihini yazmaya devam ediyor... Başına bela eden de, edecek olan da kendisi değil mi? Gerçeğin farkına vardığı halde, yamuk yumuk işler peşindeyse, yalan söylüyorsa, çıkar kavgasına boylu boyunca uzanıyorsa, sonra da oturup 'Adem'in tarihi başına beladır' diyebiliyorsa, biraz oturup düşünmesi gerekmez mi? Böyle bir tarih başa bela olmazda ne olur?
(Yollayan March 8, 2010, 11:57 PM melek yayla)

  • Abim de başıma beladır. İnsan yaşadıkça, okudukça ve öğrendikçe bir taraftan evren diğer taraftan da toplum içindeki “varoluşu” bakımlarından gittikçe ağırlaşan bir tanımlama ve sorgulama çabasına girişiyor. Tabii şimdilerde daha iyi anlayabiliyorum; ilk gençlik çağlarımızda içinde bulunduğumuz sosyal ilişkiler ortamında, evren içindeki varoluşu kavrama arayışımız, toplum içinde varolma telaşımızın gümüne gitmeye mahkumdu. Çünkü biz şimdi içinde bulunduğumuz kentlileşme sürecinin içine hazırlıksız atılan “kır çocuklarının” en acemileriydik. Kendimizi; ailemize, akrabalarımıza, köylülerimize yani bizim gibilere kıyasla tanımlama yanlışıyla yaşadık o çağlarımızda. Daha sonra “hayata atıldık”, evlendik, çocuk sahibi olduk, boşandık; hep aynı yanlışımızla... Belki bugün de benzer bir yanlışın izleri bulunabilir her birimizde. Ama artık bize benzemeyenlerle haşır neşir olmayı seçme cesaretini göstermeye başladık. Bu cesareti elbette ailemizin kendine has mirasından devraldık. Hangimiz yaşamadık Rıza Hoca'nın çocuğu olmanın özgüvenini ve gururunu? O'nun herbirimizin üzerinde çok çetrefil etkileri olduğunu bizden başka kim bilebilir? Ama her şeye rağmen babamızı eleştirel bir saygıyla içimizde yaşatmayı becerebildik. Bir düşünelim bakalım, hangimiz göze alabilir Celal Abimizin sevgisini kaybetmeyi? Mesela ben unutabilir miyim, Abbas Abimle, bir çemberin merkezinin varsayılan bir nokta mı yoksa var olan bir nokta mı olduğunu tartışmanın bana neler öğrettiğini? Abim bilmez, ama metematiği ondan sonra semişimdir ben. O da babam kadar musallattır başıma. Benzer şeyleri, Muharrem veya Hüseyin Dayımız ya da Yuvalıçayır'lı Hasan Usta'nın çocukları için de söyleyebilirim. Keşke İlkokuldaki Cevriye Öğretmenimden de aynı bağlılıkla ve özenle etkilenseymişim demekten kendimi alamıyorum şimdi. O bizden farklıydı, daha fazla değiştirebilir ve geliştirebilirdi beni. Şimdi daha iyi anlıyorum "adamın tarihi başına beladır" derken sığ bir sezgiyle tarihin önemini kavramaya çalışıyormuşum. Abimin bunu önemli bir şey olarak düşünüp gündemine alması elbette bir mutluluk sebebi benim için. Ben artık “Ademin tarihi başına beladır” demekteyim. Tam da onun yazısında belirttiği "musallat olan, tebelleş olan, ayrılmayan, her gittiğimiz yere bizimle giden"anlamıyla. Ben artık “tarih” kavramını ademoğlunun tarihi olarak düşünüyorum. Mülkiyet, din, ahlak, namus, aşk, itaat, isyan kavramlarının serüvenini anlıyorum tarihten. İçinde yaşadığımız toplumu ve dolayısıyla ailemizi, akrabalarımızı, köylülerimizi bu hale getiren binyılları anlıyorum tarih dendiği zaman; Mahsun'un tecrübelerinin toplamını değil. Başlarken “evren içinde varoluş” diye bir şey yazdığımı şimdi hatırladım. Unutun gitsin.
(Yollayan November 16, 2009, 2:47 AM Mahsun Turan)


Son Yazılanlar
GÜLÖNÜ
ALT PERDEDEN
SUSMA YERİ
TÜRKÜCE
EŞİKTEN ÖTE
BAL DAMLASI
BENCESİ
ŞİİRLİK
KİTAPLIK
İNCE ELEKTEN
KALBURÜSTÜ
SÖZ TÜNEĞİ
ESKİDEN
ORDAN BURDAN
USTALAR
ONLARDAN
YARENLİK
VIDEO
Öne Çıkanlar
Çok Yorumlanan
Yazarlarımız