Sevgili kardeşim Mahsun Turan, yeri geldikçe; "admın tarihi başına beladır" der.
Üzerinde durmak gerektiği bir yana, irkiltici ve eğitici bulurum bu sözü.
Belayı, "musallat olan, tebelleş olan, ayrılmayan, her gittiğimiz yere bizimle giden" olarak düşünürsek, Mahsun'un ifade etmek istediği anlamı tıpa tıp yakalamış oluruz. Bu demek oluyor ki, hafıza kaybımız olmadığı sürece, eski yaşantılarımız zihin dağarcığımızda sürekli işler haldedirler. Bunların her birine, anı da denebilir. Bir bakıma, bizi biz edenlerin arka bahçesinde oynaşan ses, madde, görüntü, duygu ve özlemlerin izdüşümleridir bunlar. "Tatlı" veya "acı", sonuçta, bizim ruhumuz ile sürekli oynaşır haldedirler.
Konuşma yeteneği olup da, çocukluğundan veya okul yıllarından söz etmeyen insan var mıdır, ya da aklının yettiği zamanları bilmeyen? Yaşantılar, ömür denen hakkımıza "deneyim izli" kaydedilirler. Ölene kadarki biriktirdiklerimizin hepsiyizdir aslında biz. Bir filozofun bu yuvarlamayı acemice bulması muhtemeldir, ancak bence, yabana da atılır türden değil. İnsana ve onunla ilgili her şeye farklı açılardan bakanlar var tabi de; gördükleri her şey yine, insanın görebildikleri kadardır. Sapma payını da bırakarak, bulabildiklerimiz üzerinden bilgi üretmek en iyisidir. Adı üstünde, "bilgi", farkına vardıklarımız, bize anlamlı gelenler, bilmekle yönetip hâkim olduklarımız. Bilgilerin, zihine ve davranışı var eyleyen emirlere siniş sürecinin de bir tür anılaşma biçiminde olduğunu düşünüyorum. Hiç unutmadığımız bilgileri öğreniliş anındaki heyecan, sevinç veya aksi nitelikteki duygulanımlarımızdan soyutlamak mümkün değil. Hatta nerede öğrendiğimiz, kimden öğrendiğimiz, nasıl öğrendiğimizin de fotoğrafları vardır zihnimizde. Belleğe saklanan yaşantıların kabı veya kını gibidir onlar. Çağrışım hızına paralel olarak anamasak da, jilet yalımı gibi hissettiriler onlar kendilerini. Anılarınızın, arasıra zihnimizde yalımlanıp yüreğimizde kasılmalar yaratış süreçlerini incelerseniz göreceksiniz ki yarıdan çoğu bilgi ve görüntü gelgitidir. Onların bilgi niteliğine bürünmesinde, akıl, duyu, deney ve sezgi harmanlarından geçerken saflaşmasının payı vardır. Amacım, işin felsefesini bir yana bırakıp, Mahsun'un dediği yere yeniden gelip, "adamın başına bela olan kişisel tarih"i nasıl tanımlayabileceğimiz üzerinde durmaktır. Zamanın bir yerinde, tarihimizin belli dönemlerindeki icraatları, kişileri, kişilikleri ve ilişkiler örgüsünü hazzetmediğimi, bazı devirlerdekileri de tam tersine övünçle andığımı ifade ettim. Akşam düşündüm ki, bu dönemler birbirinden bağımsız değiller. Arada, iki devri tak diye ortadan bölen bir boşluk yok ki. Geriye yalan yanlış bilgiler ile oluşmuş önyargıların etkilediği hislerimiz kalıyor. Demek ki onlara göre bir yargıda bulunmayı da akıl hazzetmiyor.
Ne olacaktı peki?
Elbette ki, bilgi, gönül ve duyguların kucaklaşacağı, hiçbir yerde utandırmayacak bir kabul üzerinde durmalıydım. Bu da, kimsenin itiraz edemeyeceği, "hemfikirliği" zorunlu kılan gerçeklere dayanmalıydı. Tuttum, "kuyruk acım" diye nitelenebilecek, beğenmediklerimi kabul ettim. Yani varlığını ortadan kaldıramayacaklarımı zamanına göre değerlendirdim, onların tarihsel konum ve değerlerine göre yerimi belirledim."Ben olsam öyle yapmazdım", "öyle yapılmasına elimden geldiği kadar müsaade etmem", "onların hukuksal ve duygusal zeminini ortadan kaldırırım", "aksinin güzelliğini ispatlamanın çabasında olurum". Hele bunlar "kıtlıklara maruz bırakma", "asma-kesme", "hakkında katli vacip fermanları çıkarma", "güzel ahlak" ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde "parası olanın düdüğünün öttüğü ortamlarda" astığı astık, kestiği kestiklik fırtınası" gibi şeyler ise, daha da bir anlam kazanır çabalar. Olabilir; kimileri için, zaruri uygulamalar olsa da, benim açımdan halen olumsuzluk ve haksızlık sayılan bunlar, insanlığın "güzel" olan değerlerine göre kıyaslandığında da olumsuzdur elbette.
Kaçtıklarımız ve yanında olmak istediklerimiz de, "bilgi" ve "geçmiş" olarak hanemize yazılmış, unutmak ve yok saymak da mümkün değil. Hatta her ikisinin sonuçlarının da bizim "şimdimizde" etkisi var. Toplamında yer almaktan kaçındığımız "şimdiye kadarkini" reddetmek de imkânsız. Elimiz mahkûm kabul edeceğiz. Ancak, adlarını koyarak, toplam tarihte kaçtığımız veya yaklaştığımız "şeylere" göre konumumuzu da, bilgi ve duygularımıza ihanet etmeden belirlemekte sayısız güzellik vardır. Ondan sonradır ki, başkaları ile kesişen "ortak değerler" anlamlı ve sürekli dayanışmaya sebep olur.
Aklıma geldi de söylüyorum, "ben sivaslı değilim" desem neler değişir? Bunu deyince, Sivas'ın durağan yanı –dağı,taşı,suyu- değişmeyecek. Benim, sivaslı olmadığıma inananlar için de büyük ölçekli bir etkisi olmayacak bu cevabın. Gelelim insanın içinde her gün patır patır patlamalara sebep olacak olan, "kendine yalan söyleme" işine. Al başına belayı. Bela ki ne bela. "Ben bunu niye böyle dedim ha dedim".
Yanından ayırdığın an, tıstımbıl ortada kalacağını hissettiğin gibi, gereksiz ve seni ayrıntılarda boğulmaya sevkedecek kadar da önemli, "dikkatli olma telaşının" esiri olacaksın demektir. Bir kere, bu konuda sürekli uyanık olacaksın, yine sürekli kendinle çekişeceksin, çelişeceksin; güvenilmez olduğuna, değersiz olduğuna, dil, huy gibi şeylerinin seni ele verdiğine tanık olacaksın; diğeri olmanın güçlüklerine değdikçe insanlığın, umudun azalacak, mutsuzluğun "süreğenine" tutulacaksın, ne lüzum ederse tabi. İstemiyorsan böyle bir sonuç, belanı seveceksin. Ya da, elinden bir şey geliyorsa tatlı belalar ile öreceksin hayatı. Bir yalanın gölgesinde vazgeçeceksin kendinden.
Yekinip yekinip çakacaksın "kendini" oturduğun yere.
Bundan sonrası ise, vicdanın tel örgüsüne takılıp cırım cırım yırtılmamanın hikâyesidir.
İlahi bundan sonrası.
Merhaba!