"Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez"
Sevgili Adem Aslandoğan ile yaptığımız radyo sohbetlerinin birinde, "dağların yıkılma gerekçesi dağlardan güzel olmalı" demiştim. Niye dediğimi tam hatırlamıyorum. Tahmin odur ki, "yıkılsın dağlar" gibi ilenmeler ile biten veya başlayan türkülerimizin birinden sonra aklıma gelen çağrışımların söze gelenidir bu çıkarım. Oy ne güzeldir, gölgesine hayaller yığdığımız, koynunda çocukluğumuzu beslediğimiz, varıp eşiğine niyaz etme umuduyla yanıp tutuştuğumuz gurbetten yaralı evlerimizden görünüşleri. Adları vardır onların. Doygunluk hissi ile birlikte aidiyet duygusunu heyecana çeviren seslerle ifade edilirler. Karacadağ, Tecer Dağları,Yıldız Dağı, Toroslar,Nemrut Dağı, Ağrı Dağı gibi. İç sesine yaslan, bağır bağırabildiğin kadar. Eşim, bir ayı geçmez, "ne olursun vaktin varken, dağlar ile ilgili bir şiir yaz, ana konusu aşk ya da gurbet olsun" der. Düşünürüm. O'nun bu şiirde neyi bulmak istediğini bulmaya çalışırım kendimce. Bir de bakarım ki yitip gitmişsim olmayan dağların yellerine karışıp. Düşüme girer yazamadığım dağların salınışları. Hangi ses ile başlayacağımı bulamadığımdan mıdır nedir, o, dağlar şiiri halen yazılmadı.
Son günlerde türkülü öykülerimizin elime geçenlerini okuyorum. Keyif almak bir yana, kendim ile ilgili yüzlerce yıl öncede kökü olan güzellikler ve çirkinliklerle tanışıyorum. Bunları da geçtim, her bir öykünün yoluna yolağına, düzüne engebesine bulaşan dağ gölgelerini seyretmekteyim. Ferhat'ın gürz vurduğu dağa benzer dağlar var, Pir Sultan Abdal'ın seyrangahı Yıldız Dağı'na benzeyen, tek başına ve hür duran dağlar var, Aşık Veysel'in rengini yüreğiyle derlediği çiçeklerin ve efkarın otağı Beserek Dağları'na bezer dağlar var, hasrete giden yolları tıkayarak, kahreden ahlar alan Aladağlar misali dağlar var. Yol ver desen, eriyecekmiş gibi durmalarına karşın, Köroğlu'nu, Dadaloğlu'nu muhannetin insafına terk eden dağlar var. Zangır zangır titreyenlerin perişanlığına aldırmadan, kardan donlar giyip can yitimine sebep olan dağlar var. Ahmet Arif'in şiirlerindekileri, Mehmetçiklerin anılarındaki, Kayseri'nin başucundaki Erciyes'i, Ege Denizini böğrüne saplanmaya hazırlanmış, Büyük menderes,Küçük Menderes ve Gediz'in oyuklarına çöreklenmiş olanları, Mardin Eşiği'ne yaslanmış üflesen tozacakmış gibi duranları siz biliyorsunuz zaten.
"Yol ver dağlar" adlı türküyü bilenleriniz hissederler, onu kendi duygusunun sesi gibi söyleyenlerdeki hasretin dayanılmazlığını. O dağlar ki, başında "pare pare duman" vardır. İnada gelin güvey olurlar, süslenirler, büyürler babam büyürler. "Geçit vermezler". Kar çiçekleri, onların koynunda yürek çıbanı kesilirler. Ardında sevgililer ağlatan nazlı ve bilge varlıklara benzerler. "Bir of çekse" karşısında yıkacağı dağları bilenler bile onların soyluluğuna kıyamazlar. Dağları "delik delik" delmeye kalkanlar da öyle, çok defa vazgeçerler. Her ne gözle görülürse görülsün, o tümsek nazlıları ardında, eteklerinde ve çehresinde bizlerin mıh gibi yiğitleştiği karlı, boranlı, çiçekli ağaçlı oğul verişimiz durur. Koklayıp koynuna çiçek koyan da onlardır. Türkülerdeki payları kadar. Dadaloğlu gibiler de, fermana karşılık sahiplenir onlardan bazılarını. "Ferman padişahın, dağlar bizimdir" diyerek.
Türküler kadar, Türkiye'nin de nakışlarıdır dağlar.
Dünyamızın da. Türkülerin koynunda yatan bazı dağların çektiğini "it çekmez" desem abartmış olmam. Hep yücedir onlar fakat, ardında yitikleri olanların kargış sağanağından başını alamazlar. Lanetli ilan edilmişlerdir gönül kırgınlıkları enkazında altında. Gerçekte, yüceliğinden sual olunmazların, halk indinde kutsallığından da dem vurulmaktadır. Onların göğsünde yüzyıllardır çakılı duran ağaçların bir dalını bile alıp eve getirseniz başınıza gelmesi muhtemel felaketlerin haddi hesabı yok. "Südüklüğün durmasından tut,dillerin hol hol kabarmasına" kadar akla hayale gelmeyecek işler musallat olur. O kadar dokunulmazlıkları vardır. Ya eteğinde, ya doruğunda ziyaret yerleri olan dağlar da vardır. Bu dağların koynunda evliya yatırı bulunanlar tümden saygıdeğerdirler. Onların, yani evliyaların menkıbelerini tarar durur kimi "yüce dağlar". Bazılarının eteklerinin dibinden, kudretten tadı ihsan edilmiş, sopsğuk sular domurmakta yüzlerce yıl, gece gündüz. Yolda, yolakta kalmışlar, minnet edercesine, eğilir içerler, şükrünü haykırırcasına da yutkunur, soğuğun yüreğe işlemesini beklerler bir an. Yük yeğniltilir böyle fırsatlarda. Kuş gibi hafiflediğine emin olan yolcular, akşama kalmadan sığınma yeri ararlar. Ama bu hep, ya dağları aşıp onları arkada bırakarak, ya da dağlara yaslanarak olur. Ya da Köroğlu misali dağlara saplı kalıp, onlara yar olarak olur.
Türkülerdeki dağlar yüce oldukları kadar bilgedirler de. Dert dinleyen, dilek beyanlarına şahit olan, koynunda sakinleştiren, sabır gücünü bedeninde barındıran devinimsiz canlı gibidirler. "Susa susa biriktirmişlerden " bir gelin, bir baba, bir ana, bir gariban veya bir yolcu, dağların eğildiğini varsayıp, onun kulağına sır sıtır demeden anlatır kendini huzursuz eden ne varsa. Birçoğunun da, her sabah karşılarında görmekten sevinç duyduğu dağlar gezer türkülerde. Emlek Yöresi'nin, Gelmuat (Yıldızeli) Yöresi'nin türkü güzeli dağları bunlara güzel örnektir. Yaralı hissediyorsan kendini, gurbette gelmezin var ise, eskiden kalma söylenmezlerin çıban olduysa ruhunda hele, bu dağlara elin mahkûmdur.
Kimilerimiz, kendimizi, ardımızda koyduğumuz dağlardan alacaklı hissederek soluruz gurbet kargaşasını. Yama Dağları gibi, yiğitlerin yatağı olmak ile bilinmiş dağların gurbetten görünüşü bütünüyle olmasa da anılarda kalanıyla gezer türkülerde. Sılada "öksüz" ve bizsiz koyduğumuzu düşündüğümüz dağlardaki anıların denizindeki halimizi, serap halindeymişiz gibi seyrederiz çok defa. Çocukluğumuzun hareketliliğine sabreden dağların uysallığını gurbetli betonlarda bulamadığımızdan olsa gerek, türkülerin namlusunda o dağlara yolcu edeceğimiz mermi gibi koruruz yüreğimizi. "Alacağımız varmış" edasıyla tenimize, hatta tüm gövdemizi bulaştırmak isteriz türkülerde evcilleştirebildiğimiz can dağları. Ali Kızıltuğ gibi.
Hiç konuşmaz o dağlar.
Ya dil bilmez, ya da tenezzül etmez konuşmaya. Ama müthiş bir duruş dili vardır. Bu dili, dağları gam ortaklığına alıştıranlar anlayabiliyor gibime geliyor. Sitemi, boran nemi gibi etinde gezdirenlerin, uykuyu unutma sarhoşluğu sayanların, tilkiye boğdurulduğunu düşünen aslan huyluların dağlarla benzer dili kullandığını ben de düşünürüm hep. Türkülerden izin alan dağların "meymenetsizliğine" rastlamadım tabi de, fırtınayla, kar depremiyle, heyelanla, yangınla ses veren dağların kimilerini hayal kırıklığına uğrattığına eminim. Allı gelinler yutan derin ırmakların susarak konuştuğu dilin dağlarda da tezahür ettiğine dair çok kanıt var türkülerde.
Türkü dağlarının çehresi kar ve güneşle yıkanır hep.
Bu bile onların yıkılmasının önünde vicdan yırtan engel gibi duruyor. Kargışı soğuran ana sütü gibi kökü, yer kabuğunun bizi en iyi gören yücelikleri ve genetiği var benim bildiğim dağların. Nazlıdırlar ama kimseye de naz çek demezler. Soyulup soğana çevrildikleri halde ne adını, ne de gövdesini harcarlar. Kaz Dağları bile zoraki çirkinleştirilmesine bizim kirliliğimizin fotoğrafını asarak türkülü kardeşlerine benzediğini kanıtlamıştır. Göğsünde güneşle bire bin verişine kurban etti makine kulluğumuzu. Doymazlığımıza hepimizi inandırıp dillere destan eden Munzur ölüsü gibi, Sakarya hizası gibi, Çukurova bankerliği gibi, Meriç sızısı gibi. Dağlar sulu yara taşıyan ceylan misali yatarlar türkülerde. Onlar sulara soğuk emzire emzire meşruluğunu sürdürürler yeryüzünde.
Türkülerde dağlar yiğit yüreği gibidir.
Ardı nazlıdır Anadolu'da onların.
Yine sözümdeyim; dağların yıkılma gerekçeleri dağlardan güzel olmalı.
"Gönül dağından" insan budayanlar ile karton yüzeylerdeki renk yanıltmalarını dağ sananlara bir şey dediğim yok.
EK
Bizim oralarda bir kadın, yakınının cenazesinde, diye diye ağlarken diline, "dağlar seni delik delik delerim/kalbur alır toprağını elerim" ile başlayan uzun havalı türkü takılmış. Yanındaki köylülerinden biri kadının omzuna hafif dokunarak, "kız anam o türkünün modası geçti, yeni türkü çıkmış, domdom kurşunu, onu söylesene" derken görülmüş.
810 Okunma
|