Aşık Veysel yedi yaşına dek görmüş, algılamış. Ondan sonra bir anlamda ona hasret kalmış, onun da sevgisi ile yanmış tutuşmuş. Yeri gelmiş "sadık yar" demiş, vefasız yar yerine ona şiirler yazmış, derdini anlatmış. Onu, acısını unutturan, dindiren ana kucağı olarak görmüş. Bütün dertlerini ona anlatmış, kötülük etse bile kendini gül ile kıyaslamış, ayrıca bütün kusurlarını toprak gizlemiş. Ona ulaşmakla tüm acılarının dineceğini düşünmüş.
Yazar Muzaffer Uyguner'in dediği gibi; "Aşık Veysel varlığın gizini doğada bulur.Doğada insanın, bitkilerin,hayvanların, böceklerin, birbirleriyle etkileşimini derinden duyumsar.
Ayrıca toprağın ekonomik açıdan önemini görür,onun bir üretim aracı olduğunu şiirlerinde belirtir. Adem'den bu deme neslini getirmiştir"(Gülağ ÖZ,Yol, Tasavvuf, Cumhuriyet,Aşık Veysel,2008, sf.109)
"Her kim ki bu sırra olursa mazhar,
Dünyaya bırakır ölmez bir eser,
Gün gelir Veysel'i bağrına basar,
Benim sadık yarim kara topraktır" derken de,
"Cümle ağaç uykusundan uyandı,
Giyinmiş donunu yeşil atlastan,
İrenk irenk çiçeklere boyandı,
Gidermiş kederi kurtulmuş yastan" derken de,
"Arzusunu çektiğim Beserek dağı,
Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?
Garip öter meşeliğin kuşları,
Yavru şahin yuvasından uçtu mu?" derken de, gönül gözüyle görüp, işleyişini kendi zihnince tasarladığı, içinde bulunduğu ve varlığını anlamlı kılan doğa ile ilgili hissedişlerinin özünü vurgulamıştır. Özleminden kederine, kaygılarından heyecanına, sevincinden coşkusuna kadar hemen her şeyi doğanın bahşettikleri ve duyumsattıkları ile harmanlamıştır. Başka türlü yaşama sevincini çoğaltması mümkün olmayan Aşık Veysel, sevinci çoğaltan ve azaltanları da; örneğin hasretliği de, kavuşmaları da mensubu bulunduğu doğa ile ele alır, türkülere hibe eder.
Bilindiği üzere Aşık Veysel, 1931 yılındaki Sivas Aşıklar Bayramı etkinliğinden sonra Sivas'ın dışında da bilinmeye, sevilmeye başlandı.Bu durum gittikçe, O'nun millet ve devlet ile buluşmasına vesile oldu. Ünü sanı artan Aşık Veysel'e Cumhuriyet kurumları da sahip çıkarak, hem O'ndan halk kültürü özelinde faydalanmak, hem de geçimini sağlaması hem de geniş kitlelere ulaşması açısından faydalı olacak imkanlar sundular. Bunlardan en barizi de Köy Enstitülerinde, türküler ve bağlama dersleri vermesi için yaratılan imkânlardır. Zaten içinde yetiştiği ve doyasıya mutlu olduğu kültürün kendisine sunduğu seçkinliğe ek olarak, Cumhuriyet kurumları tarafından sunulan imkanları da iyi değerlendiren Aşık Veysel, her ne kadar işi gereği enstitülerden köylere, şehirlere gitse de, aklı hep köyünde ve oraların ferahlığındadır. Bunu her defasında dile getiren Aşık Veysel'in duygu dünyası da özlem denizine ipincecik damarlar ile bağlı göl gibidir. Her fırsatta bu gölün dile gelenlerini türkülere bindirerek kendisini tanıyan ve dinleyenlere aktarmıştır. Zaten en başarılı konu işleyişleri de, toprağına ve havasına duyduğu özlemi katık ettiği, ezgisel yoğunluğu da ağır basan türkülerdir. O türkülerin sözleridir Aşık Veysel'in içe sığmaz dışavurumları. Ezgiler tanıdık ve gelenekselin oylumundadır. En nihayetinde, "benim sadık yarim kara topraktır" diyen ozan, özlemekten bıktığı zamanların kaydını da tutmuş gibidir.
Bu kayıtlardan biri de "Yeni Mektup Aldım Gül Yüzlü Yardan" adlı türküdür. Bu türkünün yazılış öyküsü şöyledir;
Haliyle yorulan Aşık Veysel, son görev aldığı köy enstitüsünün samimi, dayanışmacı ve sakin havasından etkilenir. Yıllardır kapalı olan gözlerinin önüne bir film şeridi gibi gelip dayanan hayat hikâyesinin tanığı olan, yollar, dağlar, insanlar, su, taş, toprak ve sesler iyice yoğun hale gelir. Bu yoğunluk, neredeyse ellerinden ve yüzünden tutulabilecek kıvamda çevreye dağılmaktadır. Kendi kendine, ağlayacak kadar dolukmakta, gözlerinin gerisindeki karanlık hasret şimşekleriyle aydınlanmaktadır. Tüm bunların eşliğinde de buralardan çekip kendisini özleten, coğrafik ve sosyal boyutları ile tarifi mümkün Emlek Yöresi ortamına düşmek isteğiyle doludur. Bu istek, azar azar da olsa, kendisine ilgi gösterenlerin, selam verenlerin, ders verdiği öğrencilerin ve muhabbet ettiği dostlarının dikkatini çekecek kadar görünür olur. Bir yanıyla oradaki ortamı soluyorken, başka bir alemde, zihin ve gönül ortamında da doğduğu toprakların dağıyla, taşıyla, toprağıyla haşır neşirdir. Bunun sonucunda da, ister istemez benzinde solmalar, görevinde isteksizlik, kazancına meyilsizlik hisleri yoklayıp duruyor kendisini. Kimsenin ağrıyıp incinmesini istemeden, bu işin nasıl hallolacağı şair yüreğinde mıh başı gibi durmaktadır. Söylediği türkülerde, çaldığı sazında, çıkardığı ses tonunda hep bu ikirciklenmenin, özlemin, dinmeyen sızısı vardır. Ellerini dokunduğu ağaçlar, arkadaşlar, duvarlar, kumaşlar, taşlar bu gerçeği sürekli tazelemekte, kendisini bir karara zorlamaktadır. Bahar da sökün etmiştir artık. Kokular yavaş yavaş, uzakların canlarına yaban olduklarını hissettirecek kadar özel ve yoğundur. Kuşların ötüşleri içindeki sıcak, gökyüzünün durulma zamanlarının, yağmurun toprak ile gökyüzünü nişanlama çabasının, ağaçların köklerinde başlayan huysuzlaşmanın, dallarında söze gelmez oynaşmanın habercisi gibidir. Ortalığa hâkim olmuş nemli ve gittikçe ısınan hava, Aşık Veysel'in vereceği kararın gurbete konacak nokta olmasını zorlar vaziyettedir. Ara sıra gelip gidenlerden, Sivas ile ilgili haberler alıyor almasına da, illa da Şarkışla ve Sivrialan Köyü ile ilgili, sıcağı sıcağına haberler duymak ister. Suların sellerin sebil gibi çayırlara dağıldığını, çiğdemlerin toprağı yarıp göğe el ettiğini, göbeleklerin evleklerde halaya durduğunu, tavuğun cücüğün sokaklarda vıcır vıcır dolaştığını seyredesi tutar. Dostları ve yanındakiler, ne kadar mutlu etmeye çalışsalar da gönlü hoş değildir O'nun. Her ne kadar para pul, şan şöhreti, saygı sevgi konusunda bir ihtiyacı olmasa da illa doğduğu yerleri istemektedir canı.
Bir gün, yine ortalığın sıcağına öğrencilerin ve öğretmenlerin coşku tınlayan seslerinin karıştığı bir anda, yüreği ağzına kadar hasret dolan Aşık Veysel, işlerinin başına giden eğitim emekçileri ve öğrencilerle selamlaştıktan sonra, kendisine ayrılmış odasına doğru, usul usul ve düşünerek ilerler. Bu hasreti söze vurmanın zamanı gelmiştir artık. Buradaki sesler, hareket ve çamların yaydığı koku, hatta damlar gibi ısı yağdıran güneş bile bardağı taşıran son damla olan, kulak çınlaması zihninde şimşekler yaratır. İç ses ile dizeler mırıldanırken, etrafındaki sesleri duymaz bile. Bir an önce, sakin ve havası temiz bir yere oturmak, içinden geldiği gibi düşünmek, ister. Türküsünün başlığını koymuştur bile. "Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan".
O gün akşama kadar, köyünü düşünür. Sevdiklerini düşünür. Çocuklarını ve akrabalarını düşünür. Cümleler boğazına boğazına düğümlenir durur. O da bu cümlelerin içinden, birbirine yakışanlarını, yine içinden gelen sezgi ve düzen ilmi ile yan yana koyar ve arkadaş eder. Sonunda kendisinin de yüreğini işgal eden hasrete eşdeğer olmasa da, memleketinin havasını en iyi duyumsatan dörtlüğü bulur. Oturduğu tahta sandalyenin üzerinde iniler gibi mırıldanırken, neredeyse kendisini burada değil de, Sivrialan'daymış gibi uçar vaziyette algılar. Bunu bir de saz ile söyleyeyim der ve sesini kısık tutarak söylemeye başlar;
"Yeni mektup aldım gülyüzlü yardan,
Gözletme yolları gel diye yazmış,
Sivralan köyünden, bizim diyardan,
Dağlar mor menevşe, gül diye yazmış".
Dağlar ile ilgili her şeyi yine zihninde canlandırır; içindeki ele avuca sığması mümkün olmayan maraklanmayı da katarak, gönlüne serilen doğa sofrasını dile getirmeye başlar;
"Beserek'te lale sümbül yürüdü,
Güldede'yi çayır çimen bürüdü,
Karataş'ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış"
Bütün bunları düşünürken, bir yandan vurgun olduğu güzellikleri yeniden yaşarken, diğer yandan da ayrılığı bitirmenin gerekçelerini aramaktadır. Havadislere bakılırsa her şey Aşık Veysel'i çağırıyor, O da bu çağrıyı yârden gelen selam üstüne ele alıp, karmakarışık duyguları türkülüyordu. Bu türküleme hoşluğunda kendisini özleyenlerin dilince de bir şeyler boşalıyordu gönül pınarından;
"Eğlenme gurbette yayla zamanı,
Mevlayı seversen ağlatma beni,
Benek benek mektuptadır nişan
Gözyaşı mektupta pul deyi yazmış"
Artık yeterdi bu zoraki ayrılık. O'nu bekleyen güzelliklerin şahlandığı bir zamanda orda olmalıydı. Türküyü bir an önce bitirip, bunu da götürüp bir dilekçe misali okulun müdürünün masasına bırakmalıydı. Kendince böyle bir karar almıştı. Kalan duygu ve düşüncelerini;
"Kokuyor burnuma Sivralan Köyü,
Serindir dağları, soğuktur suyu,
Yar mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış
Veysel bu gurbetlik kar etti cana,
Kavuştur göçünü ulu kervana,
Gün geçirip fırsat verme zamana,
Sakın uzamasın yol deyi yazmış" diye toparlar ve saz eşliğinde bir makamda söyler. Söyledikçe etkilenen Aşık Veysel sılaya gitmenin, oraların kokusunu solumanın, dağlarına, taşlarına, otuna çöpüne, insanına hayvanına kavuşmanın zamanı geldiğine inanır. Ve kararını verir. Sabahı bekler. Burada bırakacağı insanların kendisine gösterdiği sevgi ve saygıya da uygun düşecek bir vedalaşma turu geçirir aklında. Sabahın hayrına bırakır işi.
Artık Sabah olmuştur. Aşık Veysel çok önceleri ekmek ve ozanlık huyunun da verdiği heyecanla başladığı gurbet koşturmacasına noktayı koymak üzeredir. Aklında tuttuğu bu türkünün sözlerini yanındakilerden birine kâğıda yazdırır ve cebine koyar. Vedalaşmak istediklerine, artık memleketine döneceğini söyler, bir yere ayrılmamalarını tembihler. İşlerini bitirdikten sonra, hazırlıklarını da yapar. Kendisini bekleyenler ile birer birer vedalaştıktan sonra, müdürün odasına girer, cebindeki türkü sözlerini de okul müdürünün masasına, izin dilekçesi niyetine bırakır. İzinini alır, köyüne gelir ve bir daha dönmez eski görevine.
Dağlar, bahçeler, sokaklar yollar sarıp sarmalamıştır Aşık Veysel'i.
Onun özledikleri, o görmese de ölene kadar doya doya seyretmişlerdir Ozanı.