Header
Ana Sayfa | Giriş Sayfası | Sık Kullanılanlara Ekle
  Site İçerisinde Arama     » Dataylı Arama
BÖLÜMLER
ARŞİV
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pz
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930
Sendikasyon
MAİL LİST
OYLAMA: Sevdiklerimizden
MÜZİK İLE
ŞİİR İLE
KİTAP İLE
SİNEMA İLE
HEPSİ İLE



Sürgünce Konuşur Kimi Hısımlarımız, Anlayana Aşk Olsun!

May 22,2008 Yazar: Abbas TURAN

Bindokuzyüz doksanı bir iki yıl geçe, Ankara'nın Maltepe semtinde, ufak tefek ve kapıcılar için yapılmış, bodrum katında bir evdeyiz. Bahar ile ikimiz. Ben hem üniversitedeyim, öğrenci olarak, hem de çalışıyorum. Yine böyle, telaş atına binmiş gibi de yüreğimi yormadan dünyayı algılama heyecanıyla gözlerimi fal taşı gibi açmış, olanı biteni bilmeye çalışıyorum. En çok da yolda belde okuduğum gazete, dergi veya kitapların satır aralarından topluyorum merakımı dindirmesi muhtemel bilgicikleri. Derleyip toparlamak zor her bilgiyi. Bir defa olaylar arasında ilişki kuracak genel hava bilgileri yok, ikincisi de o bilgiler biri ala dağdan biri kara dağdan, bir araya getirilmesinin imkanı yok. Hayatım boyunca en çok yandığım da düzenli okuma alışkanlığının önemini çok geç anlamış olmamdır. Ciltlerce okuduğumuz kitaplardan kalan sadece yorgunluk. Ne yazık ki, günübirlik heyecanların, bakışımıza da yansıdığı düşünülürse, sadece okuyarak değil, gözlemleyerek de darmadağınıklar ortasında kaldığımız gerçeğine ulaşılıyoruz.. Bu konuyu burada bırakıp, Turgut Reis Caddesi'ndeki, adı zemin kat diye geçen evimizden amaçsızca çıktığım bir günün ilk anısını anlatacağım. Anlatmak denirse tabi.

Maltepe İlköğretim okulu'nu Kızılay'a doğru geçince, sağda güzel bir park uzanır. Sanıyorum, evcil köpeklerin en rahat oynadığı parklarından biri Başkentin. Yeşili de iyice kök salmış çimenlerin hediyesidir mahalle sakinlerine. Ördeklerin vıyakladığı, küçük bir parça ile başlayan park, basket sahası ile uzar, ağaçlı ve havuzlu gölgesi yoğun bir alanla son bulurdu.Ondan sonrası, Çankaya Belediyesi hizmet kurumlarından bir kaçının görev yaptığı özel alandı. Hemen onu da geçince, Sıhhıye'den gelen yol, o yolu da geçince Maltepe Pazarı denilen yer. Onun da sağında,içinde basketbol oynanan düzenli bir saha bulunan park vardı. Pazarın solunda da Maltepe camii ve ondan kurulmuştu. Maltepe pazarı haftada 6 gün iğneden ipliğe kadar her şeyin satıldığı, haftada bir gün de meyve ve sebzelerin görücüye çıkarıldığı mekan olarak ün kazanmıştı. Güzeldi de. O gün de, bu anlattıklarımın seyrine dalmış ilerliyordum. Son parkı da geçeyim, Necati Bey Caddesi'nden Kızılay'a ineceğim. Bedriye miydi, adını tam anımsamıyorum, Olgun Şensoy kardeşimin arkadaşlarından birini, Maltepe Pazarı'nın sağındaki parka yakın bir yerde "k"ep" türü şapkalar satarken gördüm. Şiirlerimden söz etti, okuyuşumdan söz etti, beğendiğini ve sürdürmem gerektiğini söyledi. Az önce de, Tuncay Karakaş'ın babasını gördüğünü, O'nu da çok sevgiyle karşıladığını anlattı. Tabi, o zamanlar ben Tuncay'ı sadece radyolardan tanıyordum. Hatta sesinden. Uzaktan uzağa şimdiki içtenliği besliyordum kendisine. Keşke ben de görseydim dedim. Tuncay'ın babası da beni tanıdığına sevinecekti belki. Çünkü O'na oğlundan, duyarlılıklarından söz edecektim aklımsıra. Vadalaştık. İki üç adım attım ya da atmadım, meraklı bakışların doğrultusunda bir kalabalığa ilişti gözüm. Tedirginlik de içeren bir merakla, biraz da hızlanarak yürüdüm o yana. Trafiği artmış bir yolüstündeymişim gibi, kendi aralarında konuşanlara, sigarasını tüttürerek meraklı gözler ile satıcı kadınlara bakanlara, hiçbir şeyden habersiz parkta çekirdek içi yiyenlere göz atarak vardım varmam gereken yere.

Bütün bunların nedeninin, orta yaşlı ama genç gözüken, eli yüzü temiz, sarı ile kumral arasında kendini sezdiren bir kadın olduğunu görmemek için aptal olmak lazım. Saçlarındaki, sarısı suya gitmiş beyazın da buluta çalan halini andıran renk, gözlerindeki, yeşil ile taş karası harmanından meydana gelmiş melez elalık,burnundaki ince kemik dokusu üzerine elmacık kemikleri ile orantılı biçimde serpilmiş et, sattığı çin işi gömlekleri düzeltirken iki de bir açılan paçasının arası, kimseyi umursamadan baygın ve dalgın bakışları ile oradakilerin edepsizliğini kışkırtan sakinliği ile tam bir nataşa. Belli ki, oradan geçen herkesin dikkatini çekmiş iç çamaşırının seyir serbestliği. Az daha yanaştım ki, kadın bunun farkında değil. Galiba kendisinin bu halini seyre dalmayacaklarından emin. Herkes eğilip gömleklerin bir ucundan tutuyor, biraz da eğilerek, hatta çömelerek O'nunla konuşmaya çalışıyor. Gördüğüm kadarıyla herkes birbirine sezdirmemek için sürekli bakmıyorlar. Şöyle bir kaçamak bakıştan sonra, başka bir gömleğin fiyatını soruyorlar. Kadın da sürekli çömelik durduğu için, sanıyorum eteğinin güvencesinin yeterli olduğundan emin. Gömlekler de güzel. Şimdilerde bizim,Mürdüm eriği rengi dediğimiz, vişne renginin küfü ile karışarak oluşturduğu rengin ipek üzerindeki duruşunu gözünüzün önüne getirin, o zaman daha iyi anlarsınız gömleklerin cezp ediciliğini. Hardal sarısının, alev döküntüsü gibi saçıldığı zemini yeşil renk cümbüşünü getirin aklınıza. Deniz mavisinin, kirli göl mavisiyle kolkolalığına, sabun köpüğü ışıltısındaki tadın hakim olduğunu düşünün. Daha neler. Yani, Uzak Doğu ile Orta Asyanın hünerlerinin birleştiği, özensiz dikişli, kırışıklığının dışında her şeyin güzel gözüktüğü gömlekler cennetinin başında, oturuşunun ve telaşının azizliğine uğramış, kadınlığı ile garip bir ortamda kalmış bir insan. ÜÇ dört dakikadır seyrediyorum, kimsenin gömlek satın aldığı da yok. Az daha yanaştım. Kalabalığı yarıp,mürdüm rengi olan gömleğe elimi uzattım, kaldırdım şöyle bir baktım. Çok güzeldi ama, kısa kolluydu. Uzun kol yok mu dedim. Varmış, ama bu renkten yokmuş. Beyazından varmış. Beyazına uzandı, gösterdi. Sol göğse gelen bölgede anlayamadığım, yazı var. İstemem dedim. Sen bilirsin dercesine, göz kapaklarını gerdi, dudaklarını büzdü ve gülümsedi. Bu arada seyircileri de iyice azalmıştı. Galiba o sakinlikte faydalanıp ne iş yaptığımı sordu. Ben de bir gören olur diye O'nun sağ yanına düşen taraftan yüzüne bakmadan, gömlekler ile ilgileniyormuş gibi yaparak cevap veriyordum.

"Üniversite öğrencisiyim. Son sınıf"

"Öyle mi, ne güzel. Benim de çocuklar var. Burada, tıpta. Okuyorlar. Biri de daha küçük. Lise"

"Siz?"

" Ben? Doçent. Tıp doçenti. Yani doktor. Burada çalışacağım. Şu üniversite diploması olsun ki"

Öğrendiğime göre denklikten söz ediyordu. Sovyetler birliği zamanında, orda burada dolaşarak eğitimini tamamlamış. Sonra da siyasi nedenler ile başka devletlerde bulunmuş. Tekrar nereye geldiyse Rusya'ya dönmüş. Kırık ve de kısa seslendirdiği sözcükler ile kurduğu cümlelerden, çok dolu ve saygın biri olduğunu hissediyordum. Göz çukurlarında dolanan yorgunluk ve bıkkınlık alametleri gözden kaçacak gibi değildi. Ortalık iyice tenhalaştı. Bu saatten sonra da, sıcakta hele, kimsenin gömlek almaya niyeti yoktu anlaşılan. Kendisini parayla yatan, kötü ve soysuz kadın sandıklarını, bir şey almak için değil de kendisini kandırmaya çalıştıklarını, akşama kadar beş gömlek satışı gerçekleştirene kadar bir sürü sarkıntılık yapan kişiyi dehlediğini kaşla göz arasında anlattı. İlgiyle dinlediğimi görünce;

"…sen güzel bir adam gibisin. Bak biraz önce buradan geçen delikanlı var ya, ha işte o yerlere tükürdü. Ayıp, hem de çok ayıp. İnsan kendi toprağına bu kadar hakaret yapar mı? Bak ne güzel, sakin, güvenli ve istediği yerlere giderek dolaşıyorsunuz. Kaybetmek nedir bilmediğiniz için de sizin oluşunun kıymetini bilemiyorsunuz. Yurtsuzluk, vatansızlık ve esaret nedir bilirim ben. Ahıska Türklerindenim. Babam ve babamın babası sürgünlerde tüketmişler ömürlerini.Hatta Sibirya taraflarında öldüğü söylenir dedemim. Babamın Aha buraya, Türkiye'ye girişini bir görseydiniz. Sınırdan içeri adımını atar atmaz, toprağa kapandı, öylece kaldı. Kalbi durdu ve bir daha yaşamadı. Hatta, ellerinde ve ağzında avuç dolusu toprak ile. Donduk kaldık. Gerilmiş gözlerinde ve yüzünde, insana huzur veren bir gülmek var idi. Biz yanındakiler ağlarken, onu aldılar ve götürdüler. Vardık ki hastaneye, babamı yıkamışlar. Ama elindeki ve ağzındaki toprağı çıkaramamışlar. Zaten canı, toprağa kapandığı zaman uçmuş gitmiş. Öyle bir sevinmişti ki. Allah'a şükür, burada ölebilirim deyişi, dağların göğsüne saplanan ses çeliğinden bağırmaktı. Kalbimiz neredeyse elimizde patlayacak gibiydi. Türkiye'nin hayalimizde tatlandırdığımız kokusunu, özgürlüğünü, bizim olan güzelliğini, hısım akrabalığını bulmuştuk, buna şükür duaları ediyorduk ki, başımıza bu geldi. Ama siz, hiç bunlardan habersiz, sahip çıkmadan, önem vermeden, sade sizin olduğu için kıymetini bilmiyorsunuz. Yazık. Size yazık. Siz vatansızlığı bize sorun hele ki…"

Şaşırdım kaldım.

Kim bu Ahıska Türkleri?

Saygıdeğer hocamın, uyarılarından sonra ürperdim, birden vatansızlık soğuğunda kaldım.

Üşüdüm.

Dondum.

Sibirya'nın, turna sesiyle kristalleşen, bıçak gibi dağlarının altında kaldım.

Sürüldüm vurdumduymazlığımdan.

         Birden utandım.

575 Okunma


comment Yorum (1 Yollayan) 

  • vatansızlık ile ilgili söylediklerinizden mülhem, tabii ki kıyaslanmaz ama, aşksızlık ta bir vatansızlık değil mi ya? kendini eğlendireceğin, dinlendireceğin, hesapsızca koynunda ağlayacağın, kalbine mukabil bir kalp yoksa, sen de vatansız sayılmaz mısın? bir şarkı vardı, dinlerken çok da anlamamıştım, beddua ediyor, "aşksız kal, aşksız kal aşksızzzz" diye...şimdi çok iyi anlıyorum, aşksızlığın ne olduğunu, aşksızım çünkü ve vatansız hissediyorum kendimi...
(Yollayan July 17, 2009, 2:12 PM remziye ege)


Son Yazılanlar
GÜLÖNÜ
ALT PERDEDEN
SUSMA YERİ
TÜRKÜCE
EŞİKTEN ÖTE
BAL DAMLASI
BENCESİ
ŞİİRLİK
KİTAPLIK
İNCE ELEKTEN
KALBURÜSTÜ
SÖZ TÜNEĞİ
ESKİDEN
ORDAN BURDAN
USTALAR
ONLARDAN
YARENLİK
VIDEO
Öne Çıkanlar
Çok Yorumlanan
Yazarlarımız