Emek konusunu işlediler yıllarca, emeğin ne olduğunu bilenler. Bilmeyenlere, emeğin değiştiriciliğinden, kutsallığından, öneminden, üretenliğinden dem vurdular. İyi ettiler tabi. Daha ne kadar vurgulanırsa vurgulansın vefasızlık, kirlenme ve özdeki çürüme devam ettiği sürece az bile vurgulanmış olacaktır hep. Emeğini bize harcayanları iyi bilmek lazım. Anlamak gerek onları. Boşa yorulduklarına kanaat getirmelerine sebep olmamak gerek. Yaşamak dediğimiz şeylerin toplamı o kadar az bir değer ki, ölünce kimileri tarafından hesaba bile katılmaz. Anlamlı hayatların içinde emeğin yüceliğini belgeleyen ilişkiler ve paylaşımlar vardır hep. Siz ne sayarsanız sayın, gülüşünüzün bile eteklerinde dudaklarını ninnilerle ateşe vermiş analarınızın emekleri halkalanır durur.
Birkaç yıldır düşünüp durmaktayım; bana emekleri geçenleri sıralarsam nasıl bir liste oluşur. Ana, baba, abi-abla,ebe-dede,kardeşler,komşular,akrabalar,öğretmenler, eş,arkadaşlar,çocuklar…
Liste uzadıkça uzuyor.
Bir bakıyorum bilmediğim bir ülkenin, yine çok bilinmeyen bir evindeki adını sanını duymadığım birilerinin bende emeği var. Yok saymak mümkün mü? Değil.Gözlüğü bulandan,kulaklığı bulana kadar, telefonu bulandan vereme çare bulana kadar onları da sıralamaya kalksam zamanım yetmez. Demek ki, öyle veya böyle hepimizin birbirine emeği geçmektedir zamanla. Burada dikkat edilmesi gereken, öncekiler ve sonrakiler farkıdır. Her yeni doğan sonrakidir. Sonrakiler öncekilerin emeğinin karşılığını en azından saygısızlık yapmayarak ödemeliler dedikten sonra, gelelim benim varlığımda emeği olanlara.
Babam.
O'nunla ilgili hatırladıklarım içinde beni üzmeyen bir şey yok. Gözlerinin gülüşünü, ağzının küçük dilini gösterecek kadar açılarak kahkaha attığını hatırlamıyorum. Ben onun farkına vardığımda, onların gündeminde akrabalarımızın bir kaçı ile ortaklık kurularak alınmış traktör meselesi vardı. Söylenenlere göre bozulan ortaklık kargaşasında babamı hayli üzmüşler. Sonrası da sitemli, gönül küsmelerinin kahırlı içlenmelere doğru gidişiydi. Peşinden bütün babaların olduğu gibi, O'nun yiğitlikleri, güreşleri, kavgaları, iyiliği, bilgeliği ve dürüstlüğüydü. Ellerin memleketlerindeki, ekmek peşinde öfkeli sürgünlüğü de vardı babamın. Ardından Ankara küskünlüğü. Babamın bizlere sunacak moral gücünün kalmadığı zamanların acıları buradan damlar anılarımızın gölüne. Ortalama dört paket filtresiz sigara dumanı, uykusuzluğuna ek olarak, arada bir alkol içişi, yaşam ile olan demir gibi bağlarını kopartırken, bizler, yani çocukları ile arasını bizim köy kadar açmıştı. Akşam olduğunda, evde cıngar çıkmasın diye olsa gerek, uzunca süren sessizlikler sevgiyle ve sabırla beklenirdi. Bu sessizliğin de yöneticisi, o, başeğmez, küskün ve kahır küpü babamızdı. Ağaçların en köylüsünden yontularak kayganlaştırılmış, ağacın öz yatağı, yoğuniğne ile delinmiş, ağza ve sigaraya göre içi biçimlendirilmiş bir ağızlıkla, birini diğerinden yakarak ölümü solurdu babam. Çocukları olan bizlerin, her birimizin yani, gidip boynuna sarılma isteğinin, yanaklarından öperek dur deme cesaretini aradığımızın farkında, sabırla bekler gibiydi. Yapamıyorduk. Gözlerindeki, köy yeşili ile çehresindeki herk buğusuna, çocukluğumuzun ele avuca sığmayan kargaşası yağsa da her gece,yaraya dönmek üzere olan sıcağından tadamıyorduk. Öyle sanıyordum ki, kahrnının düşmanlığını anlayacak, kalan zamanında aklını kurcalayan ikirciklenmelerin esaretinden kurtulacak,otuzbeş yaşındaki halini hatırladığım günlerdeki gibi olmasa bile, seyrek dişlerinin arasından türküleri göl mavilerine boyayacak sözcüklerden örülü cümleler kuracak. Olmadı. Bendeki umut neredeyse yarıya yaklaşmıştı. Diğer kardeşlerimin acılar ve gurbet salıncağında zamanından erken olgunlaşması, onları da, babamın baş rol oynadığı drama ortak etti. Neler yapacağımızı bilmesek de, her birimizin rasgele savruluşu kimsenin gözünden kaçamayacak kadar ortadaydı. Almanya'dan sonra Ankara da babama, diken ve karanlıklardan yapılmış ucuzluklar sunuyordu. Bu sağanağın altında, su aldıkça bozulan toprak yığınlarına benziyordu babam. Artık, sakallarının uzamasının onu rahatsız etmediğini anlamıştık. Uyarmanın imkanı yoktu. Bu boşvermişliğin köklerinde uçsuz bucaksız yalnızlıklar denizinden gelen dayatmaları görmemek için kör olmak lazımdı. Her diyeceğimizle incitip, derdini kat kat edeceğimizi düşündüğümüz, cemlerin cemaatlerin bilgesi, canım babamız, bildiği Arapça, Farsça ve Almanca ile Türkçe'nin sessizlik çukuruna razı olmuş gibiydi. İnşaatlarda, elinde ağızlığına nişanlanmış birinci sigarası, gülünç yırtıklarına aldırış etmediği kurşuni bozması gocuğu ve Avrupa'nın, sarıyı en hoyrat biçimde kullandığı, dize kadar uzanan çizmeleriyle ömür eziyordu. Güneş yanığı tenini de son kullanıma sürercesine aceleciydi. Bıkkın bıkkın dolaştığına yönelik fısıltılara kulak dayamak kahreden sızılara boğuyordu bizi. Artık, her tanıyan, elini sıksa elinden, yüzüne baksa yüzünden, sesini duysa sesinden devşirebiliyordu ölümü beklediğinin kanıtlarını. İstemeye istemeye bizi de alıştırmıştı, sevgiyle bakan babamızın o hali ecelli cümlelere. Çiçekli otlarını tırpanlardan koruyamayan topraklara benziyordu gözlerindeki anlamın dile gelmezliği. Dağlar gibi koruyuculuğu, öksürmelerinin, sancılarının bile önüne geçemeyecek kadar uzaktı O'na. Yakın akrabaların yüzünden düşen bin parçaydı. Zaman, yollarda eşkıya türkülerini cırım cırım eden rüzgârlar gibi salınan,kösnü topraklarını ezer gibi taban vuran, kasketinin altında delikanlılık hünerleri taşıyan bir adam için bitiyordu. Daha şimdiden bir çoğu anılarını anlatmaya başlamıştı. İlkokul öğretmenlerimizden Necati Salman'ın ziyareti işin tuzu biberi olmuştu. Rakılı masalardan, silahlı yarışmalara, geceli seçimlerden gündüzlü dövüşmelere kadar, babama özel ne varsa ortaya bir bir çıkıyordu. Ancak hiçbir anlatılan, babamın gıdıklarını sarmış kılların diplerindeki ten sarısı kadar etkileyici değildi. İbni Sina Hastanesinin camlarına sürtünen uzak diyar rüzgarlarına dokunmak isteyen ellerindeki fersizlik, ölümün hakimiyeti konusunda önemli açıklamalar yapar gibiydi. Doktorların, bizleri odadan çıkarmak söylediği buyurgan sözlere hepimizden çok üzülüyordu, ama düşündüklerini sese çevirecek organlarına kendi hakim değildi. Göz çukurlarında kaynayan, yüreğine yuva kurduğunu hissettiğimiz gecikmiş itirafları merak etmemek elde miydi ki? Bizleri çok özlediğini, düzgün ve anlaşılır söylediği " bırakıp gitmeyin, hepiniz şöyle durun da, doya doya bir bakayım" cümlesinden anlamak kahrediyordu bizi. Son vuruşu da gözlerini hayata yumarak yapan saygıdeğer canım babamız, usul usul hissedelim istiyordu onsuzluğu. O'nun olduğu zamanları terbiyesizce, haksızca ve kıymet bilmeyen haydutluğumuzla harcadığımızın pişmanlığı sarıp sarmalamıştı bile bizi. Ellerimizin tadı yoktu. Sırtımızı yaslayacağımız dağların tufanına kapılmış gibiydik. Sokakların, gülmelerin, ekmeğin aşın tadı çekilip gitmişti geldikleri yerlere. Deli koyun misali taşıyorduk bedenlerimizi.Yozgat'ı, Akdağmadeni'ni, Yavu'yu, Karakaya'yı ve Halkaçayır kavşağını geride bırakıp ,Yıldızeli'ne varmadan Merkez Sarıkaya Köyü sapağında babam ile aramızdaki ayrılığın buzdan izlerini ruhumda hissetmeye başladım.Şiirli,türkülü, seyrek gülüşlü biri daha dönülmezin eşiğinde vedalaşıyordu bizimle. Olan oldu. İnandım ayrıldığımıza.
Babam; aklı, yüreği ve gönlü dengeli bütün babalar gibi;
Fedakârlığın somut hali,.
El kapılarının sabır perçemi,.
Yüreğinden emzirdiği umutların uğrun çobanı,
Arpanın, buğdayın,sapın samanın, malın, davarın, paranın pulun, tarlanın tumbun kargaşasında nafaka mecnunu,.
Sokakların ensesinde kendini bize getirmenin heyecanıyla yorulan,
Pınar oluğu,
Düş kalesi,
Canımızın yanıbaşıymış.
Babam;
Yokluğuna sığmayanmış.
Büyüdükçe büyüyen, özlemiyle yetinilmeyecek kadar ayrılık ustasıymış vesselam.