Bindokuzyüzaltmışlı yıllardan bindokuzyüzseksenli yıllara kadar köylerimizde bir almancı furyası başını alıp gitmişti. Naylon gömleklerden, foter şapkalardan tutun da, yatık teyiplere kadar görmediklerimizi gördük. Yarım yamalak alışkanlıkların sindiği acemi ama vakur davranışlar izledik. Büyük görmelerin, küçük görmelerin daniskasına tanık olduk. Özlemlerin şahı geçti alnımızın çatından. Alman markalı sigaralara, minibüslere, otomobillere ve şampuanlara alıştık. Velhasıl evlerimizin misafir odalarında "geyikli ve asma köprülü" parlak zarif halılara alıştı gözlerimiz. Onlarsız duvar olmazdı. Olsa da yavan ve elde avuçta yokluk belirtisi olan keyifsizliklere sebep olabilirdi. Söz ile söylenmese de içsel hal buydu. Almanyalarda birincil derecede akrabaları olanların "neskahvesi", "kalemisyağı" türü kokusu,içinde cicişli bir şeyler salınan saatleri, iskarpin ayakkabıları, parlak ve ara renkli giysileri, "türkola" ve "uzelli" markalı bantlar (kaset) olmalıydı. Yoksa onlara "Almancı akrabası" mı denirdi ki. Kesinlikle misafirlerine ikram edecekleri "şehrimsi", pevluke yapımı (fabrika) hediyelik veya yiyecek bir şeyler olurdu "gözü gurbetten sılaya uzayan yolları bekleyenlerin". Kabadayıydılar. Eyvallahları yoktu "tarlası tumbu olanlara". Gavur parasının birazıyla bile satın alabilirlerdi haysiyetlerini. Dikkatliydi herkes. Yine de şu üç günlük dünyada kimseyi kırmaya, üzmeye ve büyüklenerek pısıtmaya gerek yoktu. Her ne kadar destekleri dolarlı marklı olsalar da, it yesin ciğer, eş, dost, akrabaydı herkes birbirine.Fakat akıllarının bir yerinde, kimim kime göre ne olduğunun da bilinmesinde fayda vardı. Her yıl çobanlığa talip olanın, çerezli ve çaylı evlere karşı az daha boynunun bükük olmasında, toplumun selameti için fena halde gereksinim vardı. Dünyanın kabul edilmiş kanunu buydu. Sanki üzerinde sessiz, sözsüz ve yazısız bir anlaşma sağlanmış bir gerçekti bu. Köyün ileri gelenlerine laf yoktu tabi de, onlar da kabul edilmiş bu duruma, kâmil oldukları nedeniyle dikkat ederlerdi. Yoksa ne diye herkes sevip saysındı ki onları.
Gel zaman git zaman, saç tıraşımızdan tutun da faullerinizin çenemize olan mesafesine kadar akıl almaz değişiklikler yaşamaya başladık. Sözlerini anlayamadığımız, ancak dünyanın hemen her yerinde "kafa kekerek, göbek zangırdatarak, kıç ve göğüs yerleri değiştirilerek" ritim tutulan şarkılarla tanışmaya başladık. Peşinden de, sevgiyi ve beşeri aşkları tanıdık. El ele tutuşmanın faydalarını içimizde hissetmeye başladık. Kot pantolonlar ile saman çetenlerine doluştuk. Ahbınların kokulu olduğunu, kerpiçlerin zahmetinin yoğunluğunu, ıslıkların lüzumsuzluğunu, anne ve babalarımızın geri kafalı olduğunu sezmeye başladık. Ekmeğin has undan yapıldığını duyduk dağların ardındaki büyük şehirlerde. Buna ek olarak, mincimiş çökelek veya peynirlerin penisilin etkisini fısıldar olduk birbirimize. Özellikle Almanyalardan gelenlerimizin, yolda yeriz diye aldıkları azıklardan kalan peynirlerdeki küflerin, "derde deva" olduğu gerçeği ile yüz yüze geldik. Türkülerin "gam ve dert sahibi ettiğine" niye bu kadar geç şahit olduğumuza içlenmeye başladığımızda, arabeskleri çoktaaan ezberlemiştik. Bir iki "köy dıngırtısı" vardı ama, kayda değer adamlar dinlemiyordu. Çok gecikmedi, cicikliklerin, tumanların tozunu attıran çamaşırların, siliptlerin ve onların edebiyatının hayatımıza girmesi. Sevdik artık Almanya öykülerini. Turist kaçamaklarının, aileliler tarafından hikâye cinsi söylencelere dönüştürülmesi, zevkli ve de boş zaman doldurmaya birebirdi.
Erol abinin deyişiyle "..alafıranga tuvaletlerden dolayı çektikleri eziyeti it çekmezdi.Ne biliyoruz ki üstüne çıkalım, ne biliyoruz ki oturalım ve çatımızı ayıralım" lı muhabbetlerde dinleyenlerin gözlerini yaşartan tuhaflıklar olsa da, temelde kayboluşumuzun, bizlikten benliğe terfi edişimizin, "başıçuvala" dağılışımızın kahramanları olduğumuzu bildirecek acılara doğru yol alıp gidiyorduk. Almanyalardan "acı vatan" diye söz edenlerin bilmediği daha o kadar çok şey vardı ki; altın dişlilerin ellerinde, zangırdar gibi ırgalanan, çoğu da çeyrek altınlı yapışılı yüzüklere sinen ayrılık acılarını anlatacakları dil bile karmançormandı.
Taş yemiş deli koyun gibi dolanan çocuklarının, mektuplara çizilen el izdüşümlerine bakarak ağladıklarını anlatamıyorlardı bile. İşin garibi, gurbetin çetin çullanışında bile, ellerinin yarığını, kalplerinin zedesini,dil-diş bilmezliğin sızısını saklayabilecek kadar sabırlı oluşlarına şaşmamak mümkün değildi. Eşeğe binemeyenlerin altında, mersedes denen zırtabozun inlemesine ne denirdi ki? Yıllar olmuş ki dağlar taşlar onları bekliyor. Eteklerinde, türkülerle götürdükleri dil ve hasrete ek olarak, yüzlerinde götürdükleri gençliği ve umutları harcamışlardı.
Usanıp sılayı sine edenlerin derdine dermen olsa da, bunun tadını çıkaraçakları zaman kalmamıştı. Onun bunun memleketinde, "eli kolu işe kalkmazlık", "özleye özleye" umudunu unutmuşluk Azrail ile kolkola girmiş Huda'nın emrini bekliyorlardı.
Onlara göre en kısa yol sılaya giden yoldu.
Bunu biliyor, bunu söylüyorlardı, gittiği günkü gibi kaldıklarını anlayışla karşılayanlara. Oysa onlar, ne yiğit gençliklerin sahibiydiler tarlaların gölgesinde. Kendilerinin olan topraklarda hem de.
Sevmenin avrupacasını, özlemenin türkücesini, çalışmanın ekmekcesini biliyor ama anlatamıyorlardı.
Ne Ali'si, ne de Fatma'sı.
Ellerindeki nasının dili olsa da konuşsaydı keşke...