Duyardım dedemden; "…Yürüye yürüye şehri çıktık. Sohbet öyle güzeldi ki… Zaten çok özlemiştim…Bankalar Caddesi'nde postahaneye uğrayayım dediydim. Bir de ne göreyim bizim Durmuş. Bayağı da çökmüş. Kötülenmiş. Saçlarına ak düşmüş. Saçlarındaki siyah teller sayılacak kadar, tek tük. Gözlerindeki rüzgâr şaşırtan oynaklık ve ışıltı yok olmuş. Solgun görüntüler gibi duruyor gözlerinin rengi. Ellerini kavralar kavralamaz anladım güçsüzleştiğini. Kemikleri birbirini hışırdatıyor. Omuzları, sağ yanına daha fazla olmak üzere çökmüş. Dili ile dudakları arasında sözcüğe dönmeye çalışan sesler inileme gibi ekler ile fırlıyor titreyen dudaklarından. Dişleri ile damakları arasındaki insanın çaresizliğini anlatan boşluklardan mahcup eden tıkırtılar geliyor. Yüzüme baktıkça bunu daha iyi anladım. İkide bir eğilir gibi yapıyor ki söylediklerimi tam duya. Hissediyorum, tamamını duymasa da sesimizin birbirine karışmasından bile çocukça seviniyor. Kulaklarının kılları saçlarına karışmış. Halen yüzündeki telaşlı kahkahaların zihnimde kalanıyla selamlıyorum anılarımızı. İstasyon Caddesi'ni boyladık bir sefer. Yine döndük aynı yola. Sohbetin sihrine kapılmak diye buna denir işte. Sevdiği kızı anlatıyor. Çocuk denilen yaştaymış. On ya da onbir. Gözlerinde toprak karası kaynayan, elleri soğuk yanığı, yanaklarında elma kırmızısı taşıyan bir kızı sevmiş hep. Onunla oynamak, onunla konuşmak, onunla koşmak istermiş daha o yaşında. Kimsenin bildiği yokmuş. Kendileri de ikisini bir arada tutmaya zorlayan tadın ne olduğunu bilmezlermiş. Büyümüşler altı yedi yaş daha. Toprak gözlü kızı sakınmaya başlamışlar gittikçe. Deliye dönermiş görmese. Saatlerce beklermiş çeşmeye giden yolun görünmez kenarlarında. Duldalarda sayıklarmış adını. Kaç defa babasından azar işitmiş. Yatağa girdiğinde ağladığı günler de olurmuş. Tabi sonunda, yüreğinden parça koparmışlar gibi kalakalmış köyün bir kenarında. Ellerini, yoksulluğunu, acılarını tam ortadan böldüğü elma kırmızısı yanaklarını alıp gitmiş o kız. Başka köye. Dönürcülere itiraz bile etmemiş. Peşinden deliler gibi koşturduğu delikanlıyı bırakıp gitmiş. Kula gölge Allah'a ayan; belki de büyü yaptılar diyor. Yoksa ölüme gitmek demek olan bu evliliği nasıl istermiş. Entarisine bulaşan toprakları bile kıskanırdım, nere gitsem onun da ruhunu yanımda götürdüğümü sanardım diyor. Öyle anlatıyor ki, atmakta zorlanan yüreğini dalımın ortasındaki ağrıya dayamış da ağlıyor. Gözlerinden rüzgara bulaşarak akan yaşlara ne anlam yüklediğini bilmiyorum, ama beni gençliğime götürdüğü kesin. Onun bu anlattıklarını yaşadığı zamanlarda, ben de az değildim. Köyü terk ettiği yıl tanımıştım kendisini. Karayağızdı. Pul pul dökülen yüz derisinin üzerine çöreklenmiş kahrı, ellerimle tutabileceğimi sanardım.Dünya ateşe yansa bir yolum otu yoktu. Kalmamıştı. Küsmüştü babasına. Annesine küsmese de pek konuşası gelmiyordu. Ozan Eşiği dediğimiz yere gider, saatlerce konuşurduk. Kimseye söylemediklerini bana söylediğini vurgulardı her defasında. Güzel konuşması bir yana, nereden baksan görünen, ama merhemi olmayan bir yaranın tadını tarif ederkenki hırpanalmışlığı roman kahramanlarınınkine benziyordu. Dağları sırtıma yüklesen götürürüm, ama ele avuca gelmez bu sızıyı taşıyamıyorum derdi. Arasıra güldüğü olurdu. Gülmek mi ki; ıssızlık çınlaması gibi. Delilik sınırındaydı. Aylılık yaklaştığı zaman, omzuna kolumu atar, boşver ya derdim. Bu ona çok sevinirdi. Yalnız, çekilecek dert değildi onunkisi. Dile düşmüştü kendince. Oysa hiç de öyle değildi. Kimin umurundaydı ki? Yürürken bile inliyordu. Ateş kabı gibiydi bedeni. Dersin her soluduğunda ciğerini kusacak. Kaşlarının altında göz değil de, suyu çekilmiş iki kuyu var gibiydi. Ben kimseyi sevmek istemiyordum. Kara sevda dedikleri şeye benzese de, öyle değildi onun hali. Birden yapayalnız kalmak. Hiçe sayılmak. Oyuncağı alınmış çocuk gibi, öfkeli ve çaresiz kaldıktan sonrasıydı bu hal. Sevmenin, özlemenin ve ellerin kapısında olduğunu bilmenin ağrısıydı yüreğini dilim dilim eden ağrı. İşin en kötüsü de, kimsenin kendisi gibi düşünmemesiydi. Üstelik abarttığını söyleyerek yüz dolayıp gidişlerinden onulmaz yara alıyordu. Kimse o kızın neden o köye gittiği üzerinde durmuyordu. Araya girip işi düzen büyüklerin hiç mi aklına ben gelmedim diyor diyor ağlıyordu. Yediremiyordu kendisine. Alnı sivilce dolmuş, avurtları çıkmış bir halde arkasına bile bakmadan tepeden aşıp gittiği günü hatırlıyorum da, insan olanın dayanması mümkün değildi. Ölüme ve bilerek gitmekti bu. Bana son defa sarıldığında anlamıştım artık, o buralarda duramazdı. Hiç o konulara bile giremeden Sivas'ın dışına çıkmıştık. Rüzgar da kendisini hissettirmenin telaşındaydı. O Ankara bu Ankara mıydı ki diyordu. At pazarı'nda, Yenişehir'de, Papazın Bağı taraflarında bölük bölük olmuştuk. O zamanın inşaatlarında kalmanın ne demek olduğunu, bir Allah bilir, bir de çalışanlar. Gözünü sevdiğim gençliği dört duvar arasına tıkmanın zorluğunu Allah kimseye tattırmasın. Kirlenmeyi bırak, bitlerden bezer olmuştuk. Kazıya kazıya bacak aralarımızı yara etmiştik. Yıkanmak ne mümkün, saçlarımızda inşaatın gülü gübürüyle yatar kalkardık. Ulus'ta bir han vardır. Sulu Han. Şimdi duruyor mu bilmiyorum. Oralara giderdik. Herbirimizin çehresinde kahır yarası. Aklımızda sıla sakinliği. Hergele Meydanına gözümüzün ucuyla bakarken, aklımıza gelmeyen mi kalırdı. Gitsin de gelmesin o günler. Allah muhafaza. İstanbul'a giderken bir deri bir kemik kalmıştım. Buralarda durmayacağım tabi de, münkünüm kesik. Allah bir kapı açtı da, basıp gittim Alman İllerine. Gitmez olaydım dedirten dertler de var, iyi ki gitmişim dedirten iyilikleri de var. Allah düşmanımı yurdundan etmesin. Bir düşmeye gör yaban ellere. İstanbul'un bokunu yeyim. Almanya'nın akşamları, ejderha gibi iniyor adamın sırtına Kuddusi. Elin mahkum, gideceksin pinnik gibi odalara, özleye özleye zıbaracaksın. Yeni de gitmişsin. Her yanında Zeynep denen iflah olmayasıcanın sızısı. Sağa dön olmuyor,sola dön olmuyor. Desin yatak değil, yılan kelebi. Ah namussuzlar ah. Şu dişlerimi iki sene içinde çektirdim. Saçlarımdan adam asılırdı. Hatırladın mı Kuddusi, senden ayrılırken kulaklarım görünmüyordu saçlarımdan? Birazını Ankara'da, kalanını da Bilefeld'de döktüm. Zeynep'e, benim o elleri terk ettiğimi söyleyip söylemediklerini bilmiyorum. Ama çocuklarını olduğunu duymuştum. Tarlalarda sürünmüş iki çocukla. Acısına, derdine, yorgunluğuna bakmamışlar. Zayıflatmışlar. Nazını çekmemişler. Saatlerce bakasım gelen, toprak karası gözlerinden akan yaşlara kimse bir anlam verememiş yıllarca. Anamın öldüğünü duyduğumda içim ezildi. Allah yalanı sevmez, biraz öfkeliydim O'na. Ana işte, dişi ciğer, yana yana kurutmuş göz pınarlarını. Durmuş'um demiş başka bir şey dememiş. Babam ise susmuş senelerce. Bıldır duydum ki, bu oğlanın ahı bizi iflah etmez demiş. Ellerim soğudu. Doyasıya sarılmak geldi içimden. Nerde bulasın da sarılasın. Ellerini öptüğüm gardaş, gönül gitmezse ayak zaten gitmiyor. Bir hışım ile kalktık gittik oralara. Yoksa tepemizden çakılacaktık bir kayanın dibine. Önce yüzlerini unuttum herkesin. Sonra yerlerini yurtlarını hatırlamaz oldum. Canıma ceza verir gibi de, yandım kavruldum hasretleriyle. Elime para geçtikçe de hırslandım. Acımı azaltacağını sanarak aldım o kadar evi arsayı. Sivas benim olsa ne çare ki, yoruldum. Bitti ömür. Misafirlik tamam. Yoksulluğun gözü kör olsun. Haşa, zaman zaman yaradanın beni unuttuğunu düşündüm. İsyan etmek ne ki, Ona da sustum. Kulaklarım zor duyuyor. Gözlerim görse de, kulak asma. Nefesim dersen istediğim kadar değil. Dün uğradım köye. Köy de olmuş İstanbul, Ankara. Amma bende eski heyecan kalmamış. Yiğitlik eskidenmiş. Bizim oğlan cipi köyün ortasına eğlediğinde kalbim durdu duracaktı. Sandım ki koşup gelecekler, boynuma sarılacaklar. Yalnızlığın acısını ilk o zaman ölüme götürecek kadar duydum. Çocuklar, elleri yüzleri kirli olsalar da, üstü başı renkli olarak baktılar yüzüme. Dükkanın önünde, kara gözlü bir kız da vardı. Narin bedeni ve ipincecik elleriyle saçlarını düzeltiyordu. İçime bir ateş selinin aktığını bildim. Oğlum kolumdan tutmasa oraya yığılacaktım. Neyse ki Selahattin abi'nin çocuklarındanmış, bir genç geldi. Aldı bizi eve götürdü. Sonra da tanıdıklarım, akrabalarım geldiler. Hayret içinde birbirimize, zoraki gülerek baka baka konuştuk. Konuşmak denirse tabi. Dile kolay, otuzüç sene. Gurbet salahanalığı. Öfke ile kalkan zararla oturur derler ya, ha işte onun gibi bir durum. İçimde büyüdükçe büyüyen Zeynep yarasına dayanmak inadına tükenmiştim. Anam da, babam da gülmemişler benden sonra. Giderken bırakmıştım Durmuş denen Zeynep delisini. Gönlüm denen kepazeye inat harcadım ömrümü. Neye yaradıysa. Bak işte, bu hal ondan kaldı. Yorulmuş,duyamayan,göremeyen,tadamayan,gülemeyen,zenginliğin yoksulu,perişan,gönülsüz,küsmüş! Tarlalara doğru uzandık. Ortalık renk halayında. Koşup oynadığım düzlükler ne kadar darmış öyle yeni anladım. Güreştiğim yokuşların yüksekliği esilmiş. Tepelerin güzelliğini alıp götürmüş yıllar. Almanya'dan özlediğim yollar yolaklar, son yolculuğumuza döşenmiş yanalcı geçişler gibi. Zeynep'i beklediğim duldalara çalı çırpı dolmuş. Bağırtılı türküler sıraladığım boşluklarda kimsesizlikler çınlıyor. Kimse bana tanıdık gelmiyor. Üstelik dağlar taşlar beni unutalı çok olmuş belli. Zeynep ne haldedir desem kim bilir ki? Demedim. O köye yönümü döndüm, bire daha karış verdim. Allah sorsun. Bundan böyle fazla söz lüzum etmez. Ah babam ah. Kurban olduğum anama dedim ki, Zeynep, illa da Zeynep. Sanki öyle dememişim de, salın beni yaban ellere, kahrımdan öleyim demişim.Mirasımı bekleyen kargaların ortasında kalmaya hazırlanmışım bunca sene. Kuddusi gardaşım, hani bizim tarla var ya o köye giden yolun sağında, Kazım emmigilin büyük tarlanın komşusu, hatırladın mı. Yolcu Pınarı'nın eteğinde, subasar. Bilirsin yahu. Tarlanın kenarına bir vardım ki, ne görem; allar yeşiller ortasında, pembeli ve morlu, birbirinin içine girmiş, yastık yüzlerini andıran güzellikte bir görünüm. Tutamadım kendimi, gözlerimden süyüm süyüm aktı yaş. Oğlumun anlattığına göre demişim ki; ne o bilmemneyittiğimin malı,allanıp pullanmışın sen de mi Nallı köyüne gelin gideceksin. Demek ki, yitirmişim bilincimi. Derdi taşıyacak halim kalmadı. Ne derler hani; demir tava geldi kömür bitti, akıl başa geldi ömür bitti…"
Saatlerce dinledim. Doymak mümkün müydü ki? Durmuş dayının köye geldiği sene Zeynep dedikleri kadın da ölmüştü. Bunu duyduğumda, içimde dayanılmaz bir burukluk vardı.
Demiş ki Durmuş dayı; Kuddusi gardaşım, beni para ile dost olmaya mecbur etti bu sevda. Oysa ben senin yanında bırakmıştım beni. Geri kalanı Zeynep'in derdiydi zaten. O derdi bedenime sarıp gitmiştim, usul usul öldüğüm gurbet ellerine. Olmaz olaydı. Zeynep beni hiç mi sormadı acaba dediğinde kendini tutamadığını söyleyip içlenirdi Kuddusi dedem.
Durmuş dayı öldüğünde, yıkarlarken görmüşler, sol bileğinin üst tarafında, bir yara izi varmış ki, tıpkı Z harfi. Öyle de düzgünmüş ki. Bunu der der ağlardı Kuddusi dedem. Canım dedem. Yanar yanar dururdu
Zeynep dedikları kadın da tam oniki sene susmuş. Sadece çocuklarına söylermiş. Hatta dilini ısırıp kopardığını yönünde bir şaye de söylenmiş.
Bizim köye de hiç gelmemiş. O'nu tanıyanlar, hayli bir zaman bizim köyün yollarını gözleyi gözleyi dalıp gittiğini, sonradan bizim köye doğru bile bakmadığını söylerlermiş. Gözyaşının kurumadığını da. Ölmeden önceki son bir yılında kör olmuş. Bunları Durmuş dayı bilmiyormuş.
Dedemin dediğine göre, bilmesine de lüzum yokmuş.