Gençliğe yeni girdiğimi söyledikleri zamanlardaydım. Hidayet abigilde, birkaç sevdiğimiz can ile çay içiyor, sohbet ediyorduk. Evin havası tamamen unutamadığımız köy velvelesiydi. Ucun ucun heyecan duyuyor ve gururlanıyorduk. Dağların eteklerinde, dikenlere aldırmadan sıyırdığımız karamık üzümünün elimizde bıraktığı o güzelim morun ruhumuza değen yerindeydi yüreğimiz. Hidayet abi Hasan abi'ye bağırıyor;
-Sen nerenin itiydin lan, daha o zaman; samanlığın güneş yanında ananın verdiği dürmeci geveliyordun. Hangi bacakla çıkıp gelecektin taa oralara. Tilki bile görsen altına sıçardın sen. Bakma bize.
Hasan abi tebessümle bakıyordu O'nun yüzüne. Belli ki O çoktan çocukluğuna gitmişti. Her ne kadar Hidayet abinin söylediği sözler ağır olsa da dokunacak havada değildi. Nazı geçenler, böyle zamanlarda, birbirlerine böyle uzun uzun sıralanmış tasvir sözleri söyleyebilirdi. Hem lafa kalınacak ortam da değildi. Yüzükoyun yere yatmış kızlarına arasıra göz atarak konuşan Hidayet abinin gözlerinin beyazında dağılıp duran kurşunilikten dileyen o karamık çalısı öbeklerinin resmini çekip alabilirdi. Niye yalan söyleyeyim; ben elimi uzatsan sözlerinin arasından tilki ya da tavşanlardan biri ürküp çıkacak gibiydi. İyice yufkalaşmıştı yüreklerimiz. Ankara bura. Ekmeğin hesaplı kitaplı yendiği, suyun parayla alındığı, meyvenin ağacını görmediğimiz bir yer. Kim ne derse desin, uçsuz bucaksız ve ne zaman bizi salıvereceği belli olmayan peran peran dağıldığımız koskoca bir kimsesizlikti Ankara. Ne güzel ki çayların sıcağında köylerimizin dağlarının, taşlarının ve ağaçlarının koynundaydık. Hasan abinin bir ayinden çıkar gibi silkindiğini gördüğümde,Hayati abi, kar kış demeden koştuğu tepelerin kayalarla keskinleştiği koyaklardan altı yedi tane keklik ile donatmıştı vücudunu.
-Hem de kınalı keklik. En azından elli taneden aşağı olmayan iki zurbayı kovaladık. Hacıkagilin ite bir ıslık çalıyordum, Allah sizi inandırsın Abbas'ım dakika demeden kekliklerin düştüğü kar peltelerinin yanında bitiyordu. Zavallı kekliklerden kayıp gidebilen kurtuluyordu. Kalanını da zaten tutuyorduk. Benim Bir adetim vardı, çil olmayanları bırakıyordum. İt kızıyordu ama, neyleyeyim. Vallahi hayvancağızın gözlerinden anlıyordum, bana kızdığını. "Niye bıraktın" der gibi bakıyordu yüzüme. Akşama kadar aç susuz benimle gezerdi de ıh bile demezdi. Düşünsene bir yahu, tipi vurup örtmüş kirpiklerinin arasını, kar dersen göbeğine kadar tutmuş. İt değil ne olursan ol, dayanmak Eyup sabrı ister. Tabi, it de zevk alıyor koşuşturmaktan. Bana göre rağbete olan muhtaçlığından da dayanıyor olabilir. Öyle değil midir, bizlerin de taklalar attığı zamanlardaki halimizin sebebi.
Hasan abinin de diyecekleri var gibi, kafasını kurcalıyor. Çocukluğundan koptuğu belli. Gözlerini ufalıyorken bıdır bıdır söyleniyor. "Hey gidi bizim oraların kışı kıyameti!" Hidayet abinin kızlarından biri hop oturuyor hop kalkıyor. Konuşulanların kendilerinden çok uzakta bir şeylerin sözel ifadesi olduğunun farkındalar. Ara sıra dönüp baktıkları oluyor. Büyük olan, babasının ahlı vahlı söyleyişlerine içi yanarak bakıyor. Gözler, her ikisinde de yorgun. Beyaz kağıtlardan okuyup, beyaz kağıtlara yazmaktan kötü ne olur ki yüzüstü yatarak. Buna da şükür. Köyden geleli daha ne olmuş ki. Allah büyüktür. Bu dönemi rahatça atlatırlarsa şehrin iliğini gediğini öğrenecekler. Biraz kolaylaşacak yaşamak. Hidayet lafı bir ara kesti. Kızı ebruya bakarak;
-Kızım Hasan dayının çayı bitmiş görmüyor musun. Pel pel bakacağına kalk da çay getir. Acele et. Onları sonra yaparsın. Acelen ne? Haydi.
Karısına dönüp, ona da söyleyecekmiş gibi yapsa da, Altın ablanın aldırdığı yok. Yastıkların yüzünü değiştirirken gördüğü için olsa gerek pek üstünde durmadı. Hasan abi söze girecekti ki,
-Okuyup da öğretmen mi olacak bunlar yahu? Misafirlerin çayları bitiyor haberleri yok. Kız Altın, bunlara dikkat et. Edepli olsunlar. Ankara'dayız diye yumuşu falan bırakmasınlar. Vallaha cinlerim tepeme gelirse çığnarım ha.
Üzüldüm.
Ateşte eritilmiş çelik akmış gibi yüreğime, yandım. Umudun köylerde bırakılmasına zaten yanar dururdum. Hidayet ağabeylerin de umutlarını oralardaki dağlara ve telaşa asıp geldiklerine içerledim. Bir yandan da gurundig marka, yatık bir teyipten gelen sese dalıp gidişimiz dikkatimi çekti. Altın ablanın elinden kayıp giden halı yastıkların yüzlerindeki nakışlardan bile çekip gitmiş umut denen göz nuru. O kadar garip duruyor ki bedenlerimiz birbirimizin yakınlarında. Kekliklerin pırladığı, ıslığımıza kuşların, köpeklerin ve yarasaların tünediği kabadayılıklarımızdan eser yok. Kendi hanesindeki kabadayılığını da yakın zamanda şehrin yiyip bitireceğinden habersizce bizi ağırlıyor hidayet abi. Hasan abi ne konuşacaktı bilmiyorum. Ama o da konuşmadı. Ozan Ferhad'ın, kimselere vermeye kıyamadığı bir kasetini istedim. Çitf kasetli teyibi halen açmadıklarını. Benim için açıp Ferhadi'nin bu kasetini bana çekebileceğini sevgiyle söyledi. "Tabi beklersen" dedi.
Bekledim.
Hoparlör kenarları ışıklı, koskocaman bir kasaetçalar çıkarıp getirdi hidayet abi. Hepimiz hayranlıkla baktık. Sahiden bu teyipte, Mahzuni, Abdullah Papur, Aşık Veysel, Aşık Reyhani, Ali Baştuğ, Ozan Ferhad, Muhlis Akarsu nasıl söylerdi ki? Usturuplu biçimde sildi. Parmaklarıyle mikrofon deliğinin kenarlarını ve düğmelerin aralarında kalan tozları aldıktan sonra, teyibi nereden aldığını ve kaç liraya aldığını söyledi. Bir saat sürmedi ki bana verecekleri kaset hazırdı. Çok sevindim. Teşekkür ettiğimde "görevimiz" dedi ve gururlanarak geçti oturdu.
- Eee, biraz da sen anlat Hasan. Geldik geleli bizim köyü anlatıp duruyoruz. Galiba özledik. De hele, senin işler nasıl?
Hasan abi neler söyledi bilmiyorum. O lafa başlamadan ben yola çıkmıştım. Aklımı yine, o unutamadığım çocukluğumun özgürlüğü kurcalayıp duruyordu. Gözlerimin buğusuna dileyen her hüzün bölüğü yapışıp çoğalabilirdi. Mühyeköy derelerinden bu yana aşıp gelen derinlik tadına elveda dercesine sürüyordum bedenimi. "Okuyup da öğretmen mi olacak", olsa olsa okur-yazar bir kapıcı karısı. Kadın kısmı değil miydi? Ayakları sedirden yere değdiyse tamamdı. Dünya dediğin han zaten parsellenmemiş miydi. Bize kalan da düşman başına. Sanki ata dede kargışı almışız gibi, gittiğimiz yere de götürüyoruz yoksulluğumuzun ahlakını. Türkülerden kapıdışarı edttiğimiz duygularımızın yoğurup düzelticisini köyde bulamadık ki şehirde mi bulacağız. Hele ki Ankara'da. Aha işte villaların eteklerindeyiz. Sobaların yanarak çürümüş gövdesinden damlayan korlanmış kömürü tuttuysak ne ala ne güzel. Kuzine sobaların kenarında uyuklayacak sakinliği bulursak bundan iyi ne ola. Türkülerimize gürültü karışmasın da ne olursa olsun. Didine didine, tırnaklarımızla kazılan temellere yaptığımız derme çatma evlerle şehri kirlettiğimizi bilmeyen mi kaldı. Onun bunun tuvaletlerini temizleyen ağcacık ellerimize bakılmaz olmamış mıydı? Biraz sonra işten gelecekler. Güneş boynunu batıya doğru büktü bile. Yeşilli, kırmızılı kutnuların da çeşni misali dalıp çıktığı giysilerimizle otobüs duraklarını dolduracağız. Ağzımız açık olmak bize yakışmaz. Kendini bilmeyenlerden değiliz ki. Fakir ya da gurbet acemisi olsak da kaskatı bir yanımız var bizim. Onur. Toprağın sahibi olmaktan kaynaklı dayanıklılığımız ve sarsılmaz sabrımız var. Güzel yanımız bu bizim. Çok canımızı sıkan olursa basar gideriz örenlerimize. Güneş ve yalnızlık yağmurlarında yıkılmadılarsa gireriz doğurulduğumuz evlere. Kokusunda bile yaşamanın tadı var onların. Ahırda bile durmanın ziyanı yok. Bizim olan kabulümüzdür. "Okuyup da öğretmen mi olacak". Çayları vermeli.
Bir misafir gelene kadar tertemiz edilip kapısı kilitlenen odaların birinde gibiyim. Ruhumu kurtarmışım uzayan yolların bitmezliğinden. Kar kış demeden kendimi sokaklara attığım delicoşluğun akışındayım. Şehrin öğrettiklerine diyeceğim yok. Ben inanmıyorum "altta kalanın canı çıksın" denilen örgünün güzel olduğuna. "Gemisini kurtaranın" denizinde benim de suyum olduğunu biliyorum. Ankara denilen bu şehir, benim aklımın da başkenti. Gönlümün de başkenti. Koynunda ıssız ve yalnızlığa dolaştığım kavga güzeli bu şehrin düşlerimizdeki yerinde olduğuna inanmak ne güzel. Ankara bu; kurtulurken dayandığımız ataş dağı. Ankara bu; Mustafa Kemalli umutların başeğmezlik yarattığı yer. Ankara bu; ikrar ile dayanıştığımız, yarın göklü Cumhuriyet sıcağı. Çağ bizi es geçse de canımızla harman olan bu topraklarda sağımızın ölümüzden habersiz olacağına inanmıyorum. Ötesi yok.
Hidayet abinin teyibinde güzel günlerin ışıdığı zamanlara değecek türküler. Kimsenin aşında gözümüz yok ki. Bizim öğretmenlerimiz elbette bizi bilmeli. Acının tadından bile sakınmalılar bizi. Niye öğretmen olamayacakmış ki Altın ablanın gözbebeklerinden biri? Turan Güneş Bulvarı'ndan vitesi boşalmış gibi akan dolmuştayım. Hasan abinin daldığı ve kendini alamadığı günlerden hangi söze sığanlarını bulduğunu merak ediyorum doğrusu. Ellerine türkülerin ve filimlerin acıklı yerinde hay eden gözyaşlarının izleri vardı. "İt avara ben avara" dediği günü hiç unutmuyorum. Salih dayının okuduğu garip türküye de gülümser kalmıştı ilk Ankara'ya geldiğimiz günlerin birinde. "Vay be abi, Allah'ına kurban oluyum Salih abi, bunu bana yaz". Yazmak mı? "Ne yazması oğlum. Bizde yazmak olsa bilye bir daha olurduk. El yazar bizim derdimizi. Hep derim; biriniz de öğretmen olun. Nerdeeee".
"Ozaman bir daha söyle abim. Canım abi, haydi ya.."
"Eyi dine bak;
Bütün eski tanışlar şimdi bize yad oldu
Kimisi saylav oldu, kimisi damad oldu,
Kimisi şirinleşti, kimisi ferhad oldu,
Bizler de iş edindik böyle destan yazmayı,
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı
Onlar bizden daha sağ, bizden daha soldular,
Anlamadık bir türlü, ne ettiler n'oldular,
Bizim gibi halk iken şimdi halkçı oldular,
Unuttular yollarda yaya gezip tozmayı
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı
Klübeden çıkanlar hep apartmanlandı,
Dün cılız gördüklerin semizlendi, kanlandı,
Her birisi ün aldı gururlandı şanlandı
Böyle kabaklar gibi kim istemez azmayı,
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı…"
Salih abinin peşisıra gelen inlemeler, tastiklediğini belirten ses ve mimikler ortasında mum gibi eriyordu hasan abi. Niyeyse bilemedim, gülüşünde çıban gibi duruyordu hüzün. Sevgilisi mi vardı ki? Bir ara sevdalandı dediler ama aslı çıkmamıştı. Hidayet abi ile ahbaplığı da zaten kasetler ve türkülerdi. Köyde de otururlardı, saatlerce söğütlerin altında, iki takım pil bitene kadar türkü dinler gamlanırlardı. Sigara içe içe bir hal olduklarını söylerdi Nazife kadın. Oysa aralarındaki yaş farkı azımsanacak değildi. Nerden baksan üç yaş. Çıt çıkartılmasın istiyor Salih abi türkü söylerken. Ha babam ha. Vay seni yaradana kurban olam. Bulutlar göğün göğsündedir şimdi. Bizim köylerin cılkı çıkmıştır kimsesizlikten. Kesinlikle bizi özlüyordur aşıp gitmekte zorlandığımız çakıllı taşlı yollar. Hele o koşam koşam içtiğimiz pınar başları. Ah ulan ah. Doğru demişler, bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.
"Gerçi biz bir milletiz, sınıfsız imtiyazsız,
Yaşamaya ahdettik imtihansız niyazsız,
Böyle nice yılları saydık baharsız yazsız,
Unuttuk çoktan beri sevinmeyi, kızmayı,
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı.."
Bakışını duruluyor gibi hidayet abi. Keşke babam gelmeseydi. O gelince sihri bozuldu bu seyrin. "Haydi oğlum, anan pilav pişirmiş. Terayağının sonuymuş. Gelsin de yesin diyor. Zeynel dayıngil bizim iki sağmalı da vermişler tüccara. Parasını Sarı Ali ile göndermiş. Artık o tarafa doğru bakacak sebebimiz kalmadı. Yarın tarlalara da bir müşteri çıkar. Döneriz şehrin yersiz yurtsuzlarına. Hazıra dağ mı dayanır.."
Gerisini hatırlamıyorum bile. Çankaya'ya aşağı inerken bir yoksulluğu aramaya gidermişim gibiyim. Salih abinin okuduğu türküyü yıllarca dinledim Hidayet abiden. Namdar Rahmi Karatay'ın şiirinden yapılmış bir türküymüş meğer. Yanına birkaç da ayrılıktan bıktığını ifade eden türküler de koymuştu. İlahi Hidayet abi. Hasan abinin bir trafik kazasında öldüğü gün o türküyü söylüyorlarmış iki arkadaşı ile. Sonra duyuyorlar ki, karşıdan karşıya geçerken Hasan abiye bir araba çarpmış. Aynı İlyas emminin oğlu Musa gibi. Hastaneye yetiştirmişler ama, nafile. Artık Hasan abi denince "vur beline kazmayı" lafları dolanıyor hepimizin zihninde.
Hidayet abi köye gideli yıllar oldu Ankara'dan. Kızlarından birisi okudu dedilerdi. Öğretmen olup olmadığını bilmiyorum tabi de, bir ara parmakla gösterilen çocuk olduğunu duymuştum.
Hoşdere Caddesinden kayan bir yılan gibiyim.
Kızılay'a varmak için köyü aşıp gelmeli bu zihin.
"Şimdi hep vah vah demektir kazancı baş eğmezin" dizesi de nereden çıktı. Ozan Ferhad'ı arasam bulabilir miyim ki? Ya da Aziyet'i. Abdullah Papur'un "bir mektup yolla ki gelem"ini.
Vefasız yar bana gel diye yazmış
Varamam sevdiğim yaz olmayınca,
Sökün ayı gelsin, karlar erisin,
Yollar gubarlanıp toz olmayınca.."
Gürültüyü yarmak kolay değil bu şehirde. Düşlerin gurbetten kaçtığı yolculuklarda bıçak gibi kesiyor dalgınlığını insanın.Deliden sayılıyor kendi kendine bıdırdananlar. Hep birlikte ne söylenir ki? Meclisin önüne doğru sıralanmış arabalar. Tısılar gibi soluyor eksoz boruları. Usul usul.
Beserek dağı'nın gülleri açsın,
Türkmen güzelleri seyrana çıksın,
Derelerden boz bulanık sel aksın,
Göllerde ötüşen kaz olmayınca.
Berciler bezensin dizilsin yola,
Güller açsın bülbül başlasın zara,
Benden selam söylen o nazlı yare,
Bakmasın yollara güz olmayınca.
Hasan abinin elinin değdiği ağaçların gölgesi bir hoş duruyor. Ne çok severdi şu heykellerdeki heybeti. "Şu gördüğün ağaç tam kurumak üzereydi. İki haftada diriltti bu kara deden" dediği oturak işte şu. Güven parkı. Güven öksüzü sokaklardaymışım gibi geliyor bana. Pus indi inecek ortalığa. Bu kadar çok insanın yeyip içtiği bir şehirde olmak şans mı, değil mi, bilmem ki.
Göğersin çimenler, yeşersin dağlar,
Kuşlar cıvıldasın, açılsın bağlar,
Devrani derdini kimlere söyler,
Eller de alıştı, saz olmayınca.
Umudun delip geçtiği ıssızlıktayım.
Kalabalıklardan ödünç aldığım yalnızlıkta.
Canım incindi.
İlahi Hidayet abi.
Bizi koynuna alacak sıcağına söyle sılamızın; gurbete de bulaştırdık uslanmazlığımızı.
Ama güzeliz halen. Türkülü neli.